EMEK DÜNYASI

“12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte, sermaye lehine taraf olan bir rejim inşa edildi”

Emek Tarihi Konferansında bu sene, “Türkiye’nin Yakın Tarihinde Emek, Toplum ve Siyaset, 1980-2002” başlığı masaya yatırılacak. Konferansın odaklanacağı dönemle ilgili Dokuz8HABER’e konuşan Dr. Orkun Saip Durmaz, 12 Eylül darbesiyle başlayıp Özallı yıllarla devam eden süreçte, sermaye lehine taraf olan bir rejim inşa edildiğini ifade etti.

DİSK, Tarih Vakfı ve TÜSTAV’ın ortaklaşa düzenlediği ‘Emek Tarihi Konferansı’nın dördüncüsü, 14-15 Aralık’ta gerçekleştirilecek. 2013’den beri devam eden konferansta bu sene, “Türkiye’nin Yakın Tarihinde Emek, Toplum ve Siyaset, 1980-2002” başlığı ele alınacak. Türkiye’de 1980 sonrası değişen emek hareketiyle ilgili Dokuz8HABER’e konuşan Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Orkun Saip Durmaz, darbenin ardından her türlü grev ve lokavtın durdurulup, yasaklandığını belirterek, 1980-83 yılları arasında dişe dokunur bir emek hareketinin varlığından bahsedilemeyeceğini söyledi.  1980’li yıllarda gerçekleşen Bahar Eylemleri ve kamu emekçileri eylemlerinin önemine dikkat çeken Durmaz, ‘’İşçilerin elindeki en önemli endüstriyel eylem olan bir hakkın belirsiz bir tarihe kadar ertelenmesi söz konusu, daha sonra parlamenter sisteme geçilse dahi 1980-88 yılları tabiri caizse işçi sınıfı ya da genel olarak emek tarafının üzerine ölü toprağı serpildiği yıllar olmuştur. Bu yıllar, 1988’de kamuoyunda ’Bahar Eylemleri’ olarak bilinen eylemler zinciriyle geride kalmıştır. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapılan ciddi eylemler ve açlık grevlerinin önemli noktası, sadece işçilerle sınırlı olmayıp işçilerin ailelerine, dolayısıyla yakın çevresine, yani bir kente mal olmasıydı. Bahar Eylemleri’nin Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’yle noktalanmasının ardından 1991 yılında Paşabahçe Direnişi gerçekleşiyor. Yine 90’ların ortalarında kamu emekçileri eylemleri de önemlidir. Çünkü sürecin sonunda memurlar sendika-örgütlenme hakkını elde ettiler. Dolayısıyla eylemler, mevzuat değişikliğine yol açacak kadar etkili oldu. Eğer Bahar Eylemleri işçi sınıfında çalışan emekçiler için bir kırılma noktasıysa, 1990’ların ortalarındaki kamu çalışanları eylemleri de, memur statüsünde çalışan emekçiler için bir kırılma noktasıydı. Yani memurlar da 12 Eylül’ün getirdiği ölü toprağını o dönem attılar üzerlerinden’’ diye konuştu.

Bahar Eylemleri’nin önemli siyasi sonuçları da olduğunu belirten Durmaz, konuşmasına şöyle devam etti:

‘’O dönem Türkiye’de ilk defa Turgut Özal’ın uyguladığı bir siyasi strateji var, sendikalarla işçileri ve işçilerle de toplumu karşı karşıya getirmek. Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Toplumda birtakım elitler/ayrıcalıklılar var. Bir de o ayrıcalıklara sahip olmayan ve o imtiyazlı kesim tarafından mağdur edildiği öne sürülen bir kesim var. İşte bir politika olarak devlet, o mağdura sahip çıktığını iddia ederek elit bulduğu kesimi karşısına alıyor. Örneğin, sendikalı işçinin sendikasız işçiye göre daha çok kazanım elde etmiş olması, sendikasız işçi ve topluma karşı bir ‘öteki’ yaratmak için yeterli oluyor. Bunun benzerini -tıpkı diğer liberal iktidarların da yaptığı gibi- günümüz siyasi iktidarı da yapıyor. Doktorlara laf ediyor mesela. Hastalara bakmadıklarını iddia ediyor. Bu söylem kimle kimi karşı karşıya getiriyor? Hastayla -yani yurttaşla- doktoru. Aslında bunlar birbirinin ayrılmaz parçası. Sağlıkta hekimlere yönelik şiddet vs. gibi talihsiz durumlar tam da bu söylemlerden besleniyor. Öğretmene diyor ki mesela, 3 ay yatıyor, tatili var. Öğretmenlerin tatilinin bir aya indirilmesinin iş güvencesinden yoksun ve düşük ücretle çalışan bir işçiye aslında bir faydası yok ama varmış gibi, sanki sizin çıkarınızla onun çıkarı arasında bir çatışma varmış gibi lanse ediliyor. Bu da toplumu ikiye bölüp, bir kesimi diğer kesime karşı kullanmak olarak nitelenebilir. Rahmetli Prof. Dr. Muharrem Tünay, 1980’li yıllarda siyasi bir strateji olarak savunulan bu durumu iki uluslu ülke/toplum diye teorize etmiştir. İşte bunu Türkiye’de başlatan isim Özal’dır. Ama bu süreç onun sonunu getirir. Özal bunu beceremez, mesela Zonguldak büyük madenci direnişi tam da bunun tersi sonucunu verir. Sendikalı işçiler ile halk bütünleşir o eylemler sürecinde.’’

‘’1982 ANAYASASI, SERMAYE KARAKTERLİ BİR ANAYASA’’

1982 Anayasasını çalışma ilişkileri bağlamında yorumlayan Durmaz, şunları söyledi:

‘’1982 anayasası sermaye karakterli ve daha çok sermayeden yana daha çok tutum alan bir anayasa. Bunun en önemli göstergesi lokavtın anayasal güvence altına alınmasıdır. Mesela 1961 anayasası lokavtı anayasal güvence altına almaz. Zira lokavt; işverenlerin, işçilerin grevine karşılık yaptığı bir karşı endüstriyel eylemdir. İşçiyle işverene aynı endüstriyel hakkın tanınması başlangıçta çok eşitlikçi ve demokratikmiş gibi gözükse de, bu durum iş hukukunun, çalışma mevzuatının ruhuna aykırı bir durumdur. Çünkü işçi, işveren karşısında zayıf ve güçsüz kabul edildiği için yasal zeminde korunur. Ama siz her iki tarafa da benzer statüde anayasal haklar tanırsanız, o zaman işverenin işçiyi ezmesine de anayasal anlamda bir meşruiyet sağlamış olursunuz. Ayrıca lokavtın anayasal bir hak olarak düzenlenmesi, işçilerin grev yapma hakkını da fiilen sınırlandırır. Çünkü bu, olası bir grevde işçilerin daha ağır bedel ödeyebileceği anlamına gelir. Bu bağlamda, 82 anayasası için kazanılmış hakların törpülenmesi söz konusu olmuştur.’’

24 OCAK KARARLARI

Türkiye için sosyo-ekonomik bir dönüm noktası olarak 24 Ocak Kararları’nın öneminden bahseden Dr. Orkun Saip Durmaz, ‘’12 Eylül darbesi, kendisini önceleyen bir başka tarihten bağımsız düşünülemez. 24 Ocak Kararları, sosyal kazanımları azaltan ve emek-sermaye ilişkilerinde emek tarafını baskılayan, sermaye tarafının önünü açan bir yapısal düzenlemeler toplamı olmuştur. Fakat bu kararlar 12 Eylül’e kadar uygulanmıyor. Ne zamanki darbe oluyor, toplumdaki genel demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanıyor, ne zamanki toplumsal muhalefet -özellikle emek temelli sol-sosyalist muhalefet- eziliyor, etkisiz hale getiriliyor, o zaman bu liberal ekonomi politikaları hayata geçiriliyor. 12 Eylül darbesinin işçi sınıfı üzerindeki yapısal olarak en büyük etkisi işçi sınıfının kazanımlarını minimize etmek ve sermaye sınıfının önünü açmak’’ diye konuştu.

‘’TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ PRATİKLERİ DE YAŞANIYOR’’

1980’lerde giderek artan, 2000’lerde zirveye ulaşan kırdan kente göç durumunun toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gün yüzüne çıkardığını söyleyen Durmaz, özellikle kadına yönelik taciz ve mobbinge bu dönemde daha sık rastlandığını belirterek, ‘’Kırsaldaki küçük üretici geçim kaynaklarını yitirdiği için kent merkezlerine işçi olarak çalışmaya geliyor. Kırsalda ücretsiz aile işçisi olarak gözüken kadınlar, o aile çözülüp kente geldiği zaman işçi oluyor, olmaya çalışıyor en azından. Yani iş gücü piyasasına dahil oluyor. Böylece kadın işsizlik oranı artıyor, yani kırsal alanın çözülmesi ve kent kentsel işgücünün artması sonucunda, özellikle kadın işsizliğinde artış yaşanıyor. Çünkü çoğu kadın işgücü piyasasına girmeye çalışıyor. Yine bu dönemde bir takım toplumsal cinsiyet eşitsizliği pratikleri de yaşanıyor kadınla erkek arasında. Örneğin, işyerinde kadına yönelik taciz, cinsel taciz, mobbing ve yıldırma gibi eylemlerin bu dönemde arttığını görürüz’’ dedi.