KÖŞE YAZILARI

Kadının toplumdaki yeri: Algısal bakışa devam

“Bir kadın aldatıldığında bile suçlusu kendisi neredeyse. Yok efendim çok işkolikti, yok efendim eviyle ilgilenmiyordu, vay efendim çocuktan sonra dağılmıştı; kendine bakmayı bırakmıştı… Türlü türlü bahaneler üretilmiyor mu kapılı kapılar arkasında. Alın size toplumsal yanlış algılar.”

Geçen haftaki yazımda ‘kadının toplumdaki yeri’ konusuna kısa bir giriş yapmıştım. Kadının Türk Dil Kurumu’ndaki ‘anlamlı’ tanımından algısal sapmalarımıza hatta dünyanın refah düzeyi en yüksek olan ülkelerinden birinde- Norveç’teki kadınların erkeklere oranla daha az kazandığından bahsetmiştim.

Bu yazımda ise kadın-erkek eşitsizliğinin temelinde yatan “algılarımız” ve algılarımızın yol açtığı “öznel konumlandırmalarımız” dan bahsedeceğim. Biraz psikoloji bilgilerimizi tazeleyeceğiz.

Doğduğumuz andan itibaren kadın-erkek ‘renk’ ayrımı içerisinde buluruz kendimizi. Biyolojik cinsiyetimiz kız ise pembe bir oda hazırlanır. O oda pembe kıyafet ve oyuncaklarla doldurulur. Sonra kreş çağlarımız başlar. Kızlı-erkekli oyunlarımızda genelde ocakta yemek pişiren ya da bebekleri giydiren biz oluruz. Erkeklerin kendi arasında oynadığı ‘erkeğe ait oyunlara’ alınmayız. ‘Sen git kızlarla oyna’ diye tepki alırız hatta.

İlkokul çağlarına geldiğimizde kızların kızlarla, erkeklerin ise erkeklerle gruplaşması dikkatimizi çeker. Freud babamız bu döneme ‘gizil dönem’ der. Bu evredeki çocuklar, hemcinsleri olan anne-babaya yönelirler. Dolayısıyla cinsel kimliğin oluşmasında ve toplumsal rollerin öğrenilmesinde de aynı cinsten ebeveyn ile kurulan özdeşim, ayırt edici önem taşır. Bu dönemde libido enerjimizi kaybettiğimizden, kaybedilen libidonun aynı cinsten arkadaş grubuna aktarıldığı da iddia edilir. Bu dönemin en büyük korkusu, başarısızlık ve arkadaş tarafından reddedilmedir. Belki reddedileceğimizi ta baştan bildiğimiz için kız olarak erkeklerin yanına gidip ‘araba sürmek’ oyununa dahil olmak istemeyiz. Bunun yerine, gruplaşacağımız ve birbirimizin dilini anlayacağımız diğer kızlarla ‘evcilik’ oynamayı tercih ederiz. Adı üzerinde ‘EVCİLİK OYUNU’. Birimiz yemek yaparken, diğeri sofrayı kurar mesela. Ayrıca bu dönemde, anne ile kadın, baba ile erkek gibi kavramların hangisinin öznel hangisinin evrensel olduğunu kavramaya başlarız. Bununla beraber, cinse dayalı sosyal yapıların ve cinsiyet kimliğinin de temelleri atılır. Tüm bunları hesaba kattığımızda, çocuğun bedensel ve zihinsel gelişiminde önemli bilişsel ve duygusal ilerlemeler olur. Diğer bir ifadeyle, çocuğun bilişsel yetileri (algı, bellek, yargılama, vb.)- cinsiyetçilik kavramının aile ve toplum tarafından yavaş yavaş verilmesiyle beraber- gerçeğe daha uygun değerlendirmeler yapabilecek düzeye gelir. Bu değerlendirmeler sonucu annemizi evde yemek yaparken ya da sofrayı kurarken gördüğümüz için anne ile ev işlerini bir tutarız. Anne ile kendimizi özdeştirdiğimiz için de ‘annem gibi benim de ev işleri yapmam gerekir’ kodunu kodlarız beynimizin bir yerlerine. Bu kodlamaları baz alarak ortaokul ve lise yıllarında kadın = ev kodlamasını kuvvetlendiririz, kimlik arayışına girdiğimiz süreçlerde de.

Nispeten bu kodlar üniversite ortamında biraz kırılır. Mesela bir mühendislik sınıfının grup ödevlerinde üç kız ve iki erkek öğrencinin beraber çalıştığını düşünün ya da erkek ve kadının beraberce zorlu bir trekkinge çıktığını. Aslına bakılırsa gerek zihinsel gerekse fiziksel olarak erkeklerin yaptığını yapabilecek kapasitedeyiz. Ama ah o mutfak, ah o çamaşır, o ütü işleri karıştırmasa ortalığı?

Üniversite bitince iyi bir işe girip, iyi kariyer yapmaya çalışsak da ‘biyolojik’ cinsiyetimiz bizi bir adım geriye atıyor. Çünkü birçok işveren kadın yerine erkek tercih ediyor. Hele ki ağır sanayide çalışacaksak. Diyor ki bu kadın daha doğuracak, bilmem kaç ay izin alacak (bana yerine adam bulduracak), işe döndüğü zaman uykusuz gecelerinden dolayı verimsiz çalışacak, yorgun olacak… Eee bir de evinde kocasına yemek yapacak, evi çekip çevirecek. Bu sağlıksız bakış açısının yanında bir de önyargılar ve küçümsemeler var. Mesela fabrikada çalışmak isteyen kadınları düşünün. Üretim buna ağır gelir diyen mi ararsınız, eteğiyle ne işi var bunca erkek çalışanın arasında diye bağnazca yaklaşanı mı? Alın size biyolojik seksimizden dolayı işverenin yarattığı yanlış algılar.

Hadi bunlara maruz kalmadık ya da nispeten az maruz kaldık.
İşveren kısmını yırttık. Bir de toplum kısmına bakalım. Kadın olarak neleri başarırsan başar, senin kadınlığını, analığını ‘Ee, hangi yemekleri güzel yapıyorsun?’ ya da ‘Çocuğuna yeterli vakit ayırabiliyor musun bu yoğun çalışma temponda?’ diye sorgulamayacak mı çok bilmişler? ‘Çalışan kadın evini ihmal eder’, ‘Kadın yemek yapmasını bilmiyorsa tam kadın değildir’ diye her gün duymuyor muyuz densizce söylenenleri? Bir kadın aldatıldığında bile suçlusu kendisi neredeyse. Yok efendim çok işkolikti, yok efendim eviyle ilgilenmiyordu, vay efendim çocuktan sonra dağılmıştı; kendine bakmayı bırakmıştı… Türlü türlü bahaneler üretilmiyor mu kapılı kapılar arkasında. Alın size toplumsal yanlış algılar.
Bir de kadın olarak kendimizin yarattığı yanlış psikolojik algılar var. Bundan da detaylı olarak haftaya bahsedeceğim.