TOPLUM-YAŞAM

Arapdilli Ortodoksların İstanbul Rum cemaati içindeki bugünü

Arapdilli Doğu Ortodoksları, Türkiye’de sayıları giderek azalan Rum cemaati içinde yer alan bir grup insandan oluşuyor. Rum Cemaati içinde yer alsalar da anadil, köken ve kültür bakımından onlardan ayrılıyorlar. Vatandaş olarak T.C. kimliğine sahip, Rum Patrikhanesine bağlı oldukları için “Rum Ortodoks” olarak anılan ve Arapça konuştukları için Arap zannedilen bir ortamda kendi kimliklerini ifade etmekte sıkıntı yaşıyorlar.

Yaşadığım şehirde varlığını devam ettiren kültürlere merakımdan İstanbul’da yaşayan Arapdilli Doğu Ortodoksları’nı araştırmak istedim. Hem nüfusu giderek azalan İstanbul Rum Cemaati’nde yer edinme çabaları, hem de bu konuyla ilgili yapılan araştırmaların azlığı bu konuyu seçmemde başlıca unsurlar oldu. İstanbul’da yaşayan Rumlar’dan 2, Arapdilli Doğu Ortodoksları’ndan 9 kişiyle görüştüm. Görüşmecilerle İstanbul’daki hikayeleri 1970’li yıllara uzanan cemaatin, 50 yıldır yaşadığı entegrasyon sorunları üzerine konuştuk. Ortaya ilginç bilgiler çıktı. Kendi kimliğinin ne olduğunu bilmediğini söyleyen de, Rum olduğunun altını çizen de vardı mesela. Bazı kişiler cemaat içinde hor görme, dışlanma, ayrımcılık gibi durumlarla karşılaşmadığını söylerken, bazıları çeşitli alanlarda İstanbul Rumları tarafından ayrımcılığa maruz bırakıldığını ifade etti.

Göç eden ilk kuşakta oldukça belirgin olan sosyo-kültürel farkın Rumca öğrenen yeni nesille giderek kapandığını ifade eden cemaat üyeleri, İstanbul Rumları’nın “İstanbululuk” kimliğini paylaşmayacağının da altını çizdi. Söyleşilerde cemaat içinde yaşanan sorunlara rağmen entegrasyonun sağlanması ve ilişkilerin sağlıklı kalabilmesi için diyalog kurulması ve karşılıklı adımların atılması gerektiğinin üzerinde duruldu. 

*Bu haber dokuz8HABER ile TOVAK Medya Enstitüsü işbirliğiyle hayata geçirilen “Araştırmacı Yurttaş Gazetecilik” Eğitimi katılımcılarından Dilara Açıkgöz tarafından hazırlanmıştır.

ARAPDİLLİ DOĞU ORTADOKSLARI

Arapdilli Doğu Ortodoksları, Türkiye’de sayıları giderek azalan Rum cemaati içinde yer alan bir grup insandan oluşuyor. Araplık, Rumluk, Türklük milliyetleri gölgesinde varlığını devam ettirmeye çalışan Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın İstanbul’daki hikayesi 1970’li yıllarda başlıyor. Bugün İstanbul’daki sayıları bini geçen cemaat üyeleri, ilk gelişlerinden bu yana 50 yıl geçmesine rağmen hala dil, kültür ve diğer konularda entegrasyon sorunu yaşıyor. İstanbul’da yaşayan Arapdilli Doğu Ortodoksları’ndan biri yaşadıkları kimlik karmaşasını şu sözlerle anlatıyor:

“Enteresan bir şey bizim yaşadığımız, biz ne olduğumuzu bilmiyoruz. Ortada kalmış bir toplumuz…”

SOSYAL PROFİL VE TARİHSEL ARKA PLAN

Antakya bölgesinin tarihi 3000-4000 yıl öncesine uzanıyor. Mezopotamya’yı Doğu Akdeniz’e bağlayan bir noktada bulunması nedeniyle pek çok kavmin geçiş noktası olan Antakya’ya bir dönem Persler hakim olmuş, sonra şehir Helenler’in eline geçmişti. Daha sonra Roma Dönemi’ni gören şehir Hristiyanlığın yerleştiği ve yayıldığı ilk yerlerden olmuş, Hristiyan havarilerden Petros ve Pavlos burada ilk örgütlü Hristiyan kilise cemaatini kurmuştu. Daha da sonra Arapların eline geçen şehir Bizans, Selçuklu ve Haçlı Seferleri ile fethedilmiş, 1518-1918 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.

Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Hatay, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında Fransızlar tarafından işgal edilmiş, 1921’de imzalanan Ankara Antlaşmasıyla Fransız himayesi altındaki Suriye’ye bırakılmıştı. 1937’de İskenderun Sancağı olarak özerkliğini ilan eden Hatay, 1938’de bağımsızlığını kazanmış ve Hatay Devleti kurulmuştu. O dönemde Hatay’ın nüfusunu Türkler, Araplar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler, Nusayriler, Ortodokslar, Katolikler ve Maruniler oluşturuyordu. İki devlet arasında varılan antlaşma sonucu Hatay Meclisi 1939’da Türkiye’ye bağlanma kararı aldı. TBMM, 7 Temmuz 1939’da kabul ettiği bir yasa ile Hatay’ın Türkiye’nin bir ili olduğunu karara bağladı.

Bugünkü Hatay’ın 23 Temmuz 1939’da Türkiye’ye dâhil edilmesiyle bu coğrafyada yaşayan Antakya kökenli Ortodokslar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını almış, dini merkezleri de Suriye sınırları içinde kalmıştı. Bu tarihten sonra kimliklerinde “Rum” olarak adlandırılan cemaat üyeleri önce Antakya Patrikhanesi’ne bağlı kalmaya devam etti. Antakya Patrikhanesi Suriye’de bulunan Şam Patriği’ne bağlıydı. Ancak İstanbul Rum Patrikhanesi’nin eşitler arasında birinci olmasından ve Antakya kökenli Ortodokslar’ın İstanbul’a göç etmeye başlamasından dolayı cemaat üyelerinin bir kısmı İstanbul Rum Patrikhanesi’ne bağlandı.

Kırsal kesimde sermaye azlığı çeken Antakyalılar, 1970’li yıllarda İstanbul’a göç etmeye başladı. Göçün en çok yaşandığı yıllar 1980-1990’lı yıllar oldu. Antakya kökenli Ortodokslar özellikle Altınözü Tokaçlı Köyü’nden İstanbul’a geldiler. Antakya kökenli Ortodokslar o dönemde İstanbul’dan göç eden Rumlar’dan boşalan yerlerde işe girerek şehirde tutunmaya çalıştılar.

Konuyla ilgili görüşmecilerden 3’ü babalarıyla birlikte İstanbul’a geldiklerini, babalarının çeşitli kiliselerde görev yaptığını söyledi. 2 görüşmeci babasından sonra kendisinin de kilise görevlisi olduğunu belirtti.

Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği Sekreteri Servet Dik durumu şu ifadelerle anlattı:

“Benim babam 1968’de buraya geldiği zaman arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da 10 aileydi. Babamın buraya gelme sebebi Antakya’da fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanmamasıydı. Birisi İstanbul’a gelip telefon açmış, ‘Buraya gelin ben işi kurdum’ demiş. Başka biri kiliseye gelmiş demiş ki; ‘Burada çok kilise var, bu yüzden kilise çalışanına ihtiyaç var, gelin’. Biz çocukken 10 aile vardı burada. 1975-1980’li yıllarda İstanbul’da yaşayan hane sayısı 50’ye çıktı. Şu anda 200-250 hanemiz var. Nüfusumuz 1100-1200 kişi kadar oldu”.

Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği Sekreteri Servet Dik

ETNİK KİMLİK: ARAPLIK, RUMLUK, TÜRKLÜK

Arapdilli Doğu Ortodoksları, Rum Cemaati içinde yer alsalar da anadil, köken ve kültür bakımından onlardan ayrılıyor. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla nüfus kimliklerini “Rum” ibaresiyle alan Arapdilli Doğu Ortodoksları bağlı bulundukları ülke, din ve kökenleriyle ilgili olarak bir karmaşa hali yaşıyor. Vatandaş olarak T.C. kimliğine sahip, Rum Patrikhanesine bağlı oldukları için “Rum Ortodoks” olarak anılan ve Arapça konuştukları için Arap zannedilen bir ortamda kendi kimliklerini ifade etmekte sıkıntı yaşıyorlar.

Rum kavramının inancı ve kültürü ifade etmesine rağmen millet-etnisite kavramı ile eşdeğer yanlış kullanımı günümüzde hem Helenofon (Rumca konuşan) İstanbul Rumları, hem de Arabofon (Arapça konuşan) Arapdilli Doğu Ortodoksları açısından bir kimlik karmaşası yaratıyor.

Araştırmacı Şule Can ve Zerrin Arslan bu durumu, İstos Yayınevinden çıkan Haris Rigas’ın derlemiş olduğu “Arapdilli Doğu Ortodoksları” kitabında yer alan ‘Antakya’da Rum (Arap) Hristiyan Kimliğinin Görünürlük Biçimleri’ başlıklı makalesinde “Arap Hristiyanlar arasında etnik kimlik algısı zaman zaman kültürel atıflar zaman zaman da dilsel ve inançsal atıflar içermektedir” ifadesiyle ele alıyor.

“ORTADA KALMIŞ BİR TOPLUMUZ”

Görüşme yaptığım kişilerden Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği Sekreteri Servet Dik konuyla ilgili, kendilerinin Arap milletinden gelen bir kavim olmadığını, soylarının Roma Dönemi’nde Antakya’da Hristiyanlığı kabul eden kişilerden geldiğini söylüyor. Konuşulan dilin kökeni ifade etmede yeterli olmadığını söyleyen Dik, “Dil kuşaktan kuşağa değişebilir. Mesela biz şu an İstanbul’da yaşıyoruz ve Türkçe konuşuyoruz. Yarın öbür gün bizim Arapçamız ve Rumcamız tamamen yok olacak ve biz sadece Türkçe konuşacağız. Türk soyundan gelen insanlardan mı olmuş olduk? Şu anda Arapça konuşuyoruz diye de Arap da değiliz. Geçen çağlar dilimizi değiştirmiş olabilir” ifadelerini kullanıyor.

Konuyla ilgili görüşme yaptığım kişilerden 45 yaşındaki erkek bir kilise görevlisi, ‘Kendinizi nasıl ifade ediyorsunuz’ soruna, “Nüfus kâğıdımızda ‘Rum Ortodoks’ yazıyor, Arapça konuşuyoruz diye ‘Arap’ sanılıyoruz, ‘Türk’üm’ deyince de dinim yüzünden kabul etmiyorlar. Enteresan bir şey bizim yaşadığımız, biz ne olduğumuzu bilmiyoruz. Ortada kalmış bir toplumuz…” cevabını veriyor.

27 yaşındaki kadın bir görüşmeci konuyla ilgili “Hiçbir zaman kendime Arap Ortodoks demedim” ifadelerini kullanırken, 53 yaşındaki erkek bir görüşmeci “Biz Antakyalı Rumuz ama konuştuğumuz dil Arapça” diyor. 47 yaşındaki erkek bir görüşmeci ise Rumca bilmemesine rağmen kendini ‘Rum Ortodoks’ olarak tanımladığını söylüyor.

SINIRLAR, DIŞLAMA VE AYRIMCILIK

İstanbul’da yaşayan Rum Cemaati nüfusunun resmi olmayan rakamlara göre yaklaşık 2500-3000 kişi arasında olduğu düşünülüyor. Bunların yaklaşık 1000-1100 kişisi Antakya kökenli Ortodokslar’dan oluşuyor. Ancak cemaat içindeki entegrasyon süreci 50 yıldır sürüyor.
Arapdilli Doğu Ortodoksları, cemaat içinde İstanbul’a göç eden ilk kişilerin, başka bir dile sahip kırsal kesimden gelen, ekonomik ve kültürel farklılara sahip kişiler olmaları nedeniyle İstanbul Rum Cemaati içinde zaman zaman ayrımcılıklar, dışlanmalar yaşadığını söylüyor.

RUMVADER kurucu başkanı Laki Vingas, İstanbul’a ilk gelen Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın küçümseme, ötekileştirme ve hor görülmesinin sebeplerinin kent ve kırsal kesim kültürü, Rumca bilmemek ve İstanbulluluk kimliğinin Rumlar tarafından paylaşılmak istenmemesi olduğunu ifade ediyor. Bu açıdan bakıldığında karşılaşılan sorunların ilk 10-20 senede görülmesinin normal olduğunu söyleyen Vingas, “Her iki tarafın çabasıyla artık yeni ortak değerler oluşmaya başladı. Sanıyorum günümüzde bu ortak değerleri görebiliyoruz. Çünkü yöneticilerimiz, ruhanilerimiz, eğitmenlerimiz arasında Antakya kökenli insanlarımız var” diyor. Konuşmasının devamında Vingas ötekileştirme olayını yıllar önce İstanbul’a göç eden Gökçeadalı Rumlar’ın da yaşadığına değinerek konuyla ilgili “Bu ilk defa olmuş, kasıtlı bir anlayış değil” diye belirtiyor.

RUMVADER kurucu başkanı Laki Vingas

Ancak bu durumu İstanbul’da yaşayan Arapdilli Doğu Ortodoksları’na sorduğumda aldığım cevapların farklı olduğunu görüyorum. İstanbul’da yaşayanların bir kısmı ayrımcılık ve hor görme durumlarının cemaat içinde hala devam ettiğini söylerken, bazıları bu durumlarla hiç karşılaşmadıklarını ifade ediyor.

Anadilin farklı olması sebebiyle iletişim kuramama, Rum okullarında eğitim dilinin Rumca olması nedeniyle anadili Arapça olan çocukların yaşadığı zorluklar, ibadethanelerde ayin dilinin Rumca olması, İstanbul’a göç eden Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın Patrikhane’ye bağlı kilise ve cemaate ait vakıflarda hiyerarşik olarak düşük pozisyonlarda görevlere sahip olması ve köken farklılığı gibi konular ayrımcılık ve dışlanma durumlarının en çok yaşandığı konular olarak sıralanıyor.

“İSTANBULLU RUMLAR İSTANBUL’UN GERÇEK SAHİPLERİ”

Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği Sekreteri Servet Dik karşılaştıkları durumu ‘ayrımcılık” olarak görmediğini söylüyor. Dik konuyla ilgili, “Rumlar bizi köle olarak görmüyor ama kendileriyle beraber eş değer de görmüyor. Fakat şunu görüyor, en azından bunlar bizim dinimizden Ortodokslar. Biz de elimizden geldiğince yardım etmeye çalışalım ve edelim, diye düşünüyorlar. Ben bunu ayrımcılık olarak görmüyorum. İstanbul Rumları İstanbul’un gerçek sahipleri. Kim olursa olsun hiç kimseyi aynı kategoride görmezler ve görmüyorlar da zaten. Bu konuda haklılar, ben hak veriyorum. İstanbul’da yaşayan diğer toplumlarla da bir görmüyorlar. İstanbul’un gerçek sahibi olarak kendilerini görüyorlar ve bu konuda yanılmıyorlar bence” diye ifade ediyor. Dik bütün cemaatin kendisiyle aynı görüşe sahip olmadığını da sözlerine ekliyor.

Görüşme yaptığım 45 yaşındaki erkek bir kilise görevlisi konuyla ilgili, “Aynı çatı altında büyüdük ve yetiştik. Ben İstanbul Rumları’nın ayrımcılık gösterdiklerini düşünmüyorum” ifadelerini kullanıyor.

27 yaşındaki kadın bir görüşmeci herhangi bir cemaat kurumunda ayrımcılığa maruz kalmadığını ifade ederek konuyla ilgili, “Biz Rum okuluna gittiğimiz, ortamlara dâhil olduğumuz için daha değerliyiz” ifadelerini paylaşıyor.

“BİZİ ARALARINA KATMAK İSTEMEDİLER”

19 yaşındaki erkek bir görüşmeci özellikle eğitim hayatı boyunca ayrımcılığa maruz kaldığını “Okulda İstanbul Rumları’nın çocuklarının daha başarılı olduğu düşünülüyordu. Onlar disiplin suçu işlediğinde göz ardı ediliyordu” sözleriyle ifade ediyor. Görüşmeci İstanbullu Rumların işine yarayınca İstanbul Rumu, yaramadığında Arap olarak nitelendirildiğini de sözlerine ekliyor.

32 yıl önce İstanbul’a göç eden ve 25 yıldır İstanbul kiliselerinde çalışan başka bir erkek görüşmeci, hem kişisel hem de kurumsal olarak hak ayrımcılığına maruz kaldığını söylüyor. Ancak ayrımcılığın ilk zamanlara göre şimdilerde daha hafiflediğini ifade ediyor.

53 yaşındaki erkek bir kilise görevlisi ise yaşadıklarını “Biz geldiğimizde, bizi aralarına katmak istemediler. Rum okuluna yazılan kız kardeşlerim 3 ay sonra Rum olmadığı gerekçesiyle okuldan çıkarıldı” ifadeleriyle aktarıyor. İstanbul Rumları’nın çoğunun aslında başka şehirlerden geldiğini söyleyen görüşmeci, onların kendi aralarında da bir ayrım olduğunu düşündüğünü ifade ediyor.

DİL KONUSU ÜZERİNE

Arapdilli Doğu Ortodoksları’nı İstanbullu Rumlar’dan ayıran en önemli unsurlardan biri anadil konusu. İstanbul Rumları’nın anadilleri Rumca/Yunanca iken, Antakyalı Ortodoksların anadillerinin Arapça olduğu biliniyor. Arapdilli Doğu Ortodoksları dil konusunun özellikle Rum okullarında ve ibadethanelerde bir soruna dönüşebildiğini ifade ediyor.

Görüşme yaptığım Arapdilli Doğu Ortodoksları’ndan 9’u da anadilinin Arapça olduğunu söylüyor. Görüşme yaptığım ve Rum okullarında eğitimini tamamlayan gençler hem Arapça hem Rumca konuşabildiklerini ifade ediyor. Görüşme yaptığım orta yaşlı erkek görüşmecilerden 4’ü Rumca bilmediklerini söylerken, sadece bir orta yaşlı erkek görüşmeci Rumca’yı biraz bildiğini belirtiyor. Görüşme yaptığım orta yaşlı kadın görüşmecilerden 2’si de çocukları sayesinde Rumca’yı az miktarda öğrendiği bilgisini paylaşıyor. Görüşmeciler anadilde eğitimin olmaması sebebiyle Arapça’nın okur yazarlığı konusunda eksiklikleri olduğuna da dikkat çekiyor.

Ebeveynleri İstanbul’a göç eden ve anadili Arapça olan ikinci kuşak Antakyalı Ortodokslar’dan görüşmeciler hem Rum okullarında, hem de kiliselerde dil konusunda çeşitli zorluklar yaşandığını söylüyor. Ancak görüşmeciler bu sorunun Rum okullarına gidip, Rumca öğrenen ikinci kuşakla yavaş yavaş çözüldüğünü, şimdilerde büyüyen üçüncü neslin ise kendi arasında özellikle Rumca konuştuğunu ifade ediyor.

“İKİNCİ JENERASYONLA KÜLTÜREL FARK AZALDI”

Göç meselesinde birinci neslin her zaman sıkıntılı dönemleri yaşadığını, güçlüklerle karşılaştığını ifade eden RUMVADER kurucu başkanı Laki Vingas bu durumu “Şu anda ikinci jenerasyonla birlikte yaşıyoruz. Kültürel fark daha da azaldı. Çünkü aynı ortamlarda yetişmiş insanlar yine bir şehir hayatının geliştirmiş olduğu şartlarda yaşıyor ve bu yakınlaşma daha da gelişti. Bu bakımdan şu anda cemaat içinde çok büyük bir sıkıntı olduğu düşünmüyorum” sözleriyle açıklıyor.

19 yaşındaki erkek bir görüşmeci ise Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın anadilleri yüzünden yaşadığı hor görülmeyi ve bundan duyduğu rahatsızlığı, “İstanbullu Rumlar bize kendi aralarında ‘Arabafonos’ (Arapça konuşan) olarak hitap ediyor” sözleriyle aktarıyor.

KONUŞULAN DİL VE AYİN DİLİ

Arapdilli Doğu Ortodoksları’ndan Rumca öğrenmeyen ve özellikle birinci, ikinci nesil mensubu kişiler ayin dillerinin Eski Yunanca olması nedeniyle zorluk yaşadığını ifade ederken, bir kısmı bu durumun ibadet için bir engel teşkil etmediğini söylüyor.

Kiliselerde Arapça ayin yapılmasını doğru bulmadığını söyleyen RUMVADER Yönetim Kurulu Başkanı Andon Parisyanos konuyla ilgili, “Bizim okullara geliyor kaydoluyor, bizim kiliselere devam ediyorlar. Çoğu Rumca öğrendi artık. Bence Arapça dilinde ayin yapılırsa tamamen kopukluk olur. Hâlbuki şimdi böyle daha çok homojen bir topluma doğru gidebiliyoruz” ifadelerini kullanıyor.

RUMVADER Yönetim Kurulu Başkanı Andon Parizyanos

Rumca bilmediği için kilisedeki her ayine katılmadığını söyleyen 47 yaşındaki erkek bir görüşmeci, “Entegre oranı Rumca eğitimi ve sosyal ortamlara katılmakla artacak” diye belirtiyor. 25 yıldan beri kilisede görev yapan başka bir erkek görüşmeci ibadet dilinin farklı olmasının kendisi için bir sorun teşkil etmediğini söylüyor.

RUM OKULLARI

Nüfus yaş oranlarına bakıldığında Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın İstanbul Rum Cemaati’ne göre daha genç bir nüfusa sahip olduğu görülüyor. Hal böyle olunca İstanbul Rum Cemati içindeki genç nüfusun büyük bir bölümünü Antakya kökenli genç Ortodokslar oluşturuyor. Bu durum da Rum okullarındaki durumu doğrudan etkiliyor.

İstos Yayınlarından çıkan “İstanbul Rumları, Bugün ve Yarın” adlı kitabın aktardığı bilgilere göre 2001-2002 eğitim, öğretim yılında Rum okullarında toplam 259 öğrenci bulunuyordu. 259 öğrenciden 92’si Antakya kökenliydi.

RUMVADER Yönetim Kurulu Başkanı Andon Parizyanos’tan aldığım son verilere göre, 2018-2019 eğitim, öğretim yılında Rum okullarında toplam 296 öğrenci mevcut bulunuyor. Bu sayının 105’i Antakya kökenli öğrencilerden oluşurken, 73’ü Rum öğrencilerden, 74’ü Yunan uyruklu öğrencilerden, 74’ü karma evliliklerden gelen öğrencilerden oluşuyor.

Paylaşılan bilgilerde İstanbul’da Antakyalı öğrencilerin en fazla bulunduğu okulun Balat’taki Fener Rum Lisesi olduğu görülüyor. Servet Dik İstanbul’da yaşayan Antakya kökenli Ortodoksların çoğunun çocuğunun Rum okullarına gittiğini, Fener Rum Lisesi’ndeki sayının fazla olmasının bölgede yaşayan Arapdilli Ortodoksların sayıca fazla olmasından kaynaklandığını söylüyor.

Konuyla ilgili görüşmecilerden 7’si çocuklarını Rum okullarına gönderdiğini ve onların burada Rumca öğrendiklerini ifade ediyor. Görüştüğüm 2 genç görüşmeci ise Rum okullarında eğitim aldığını söylüyor.

Rum okulları Antakya kökenli Ortodoks çocukların Rumca öğrenmesi için iyi bir seçenek olsa da, zaman zaman anadilinde eğitim alamamak onlar için zor bir sürece de dönüşebiliyor.

“RUMCA ÖĞRENMEK İÇİN BİR HAZIRLIK SINIFI YOK”

Servet Dik bu durumu, “Evde konuşulmadığı için çocuk ilkokula başladığı zaman Rumca’yı hemen öğrenemiyor. Öğrenemeyince eğitimde eksik kalıyor. Sonuçta matematik bile orada Rumca verilmeye çalışılıyor. Bu yüzden çok iyi Rumca bilmesi lazım. Yoksa anlatılan bir dersi alamamış oluyor” ifadeleriyle anlatıyor. Buna rağmen çocukların beyinlerinin genç olması nedeniyle dili daha çabuk öğrenebildiğini söyleyen Dik, “Mutlaka sorun yaşayan öğrencilerimiz olmuştur ama onları da Rum okullarındaki öğretmenler hazır ediyor ve çocukların çok da etkilenmemesini sağlıyor” ifadelerini kullanıyor.

Dili çok iyi öğrenen çocuklar yanında öğrenemeyen çocukların da var olduğunu ifade eden Andon Parizyanos, “Toplum içinde bu biraz mesele oldu. Veliler sınıftaki çocukların bazı konularda ilerlememesini, derslerin aksamasını biraz buna bağlıyorlardı. Bence bu pek de doğru değil” diyor.

İlk kayıtlarda bir sınıfın içinde 2-3 Antakya kökenli öğrenci bulunduğunu söyleyen Parizyanos, Rumca bilen öğrencilerin çokluğu nedeniyle onların dili daha kolay öğrendiği bilgisini paylaşıyor. Rum okullarının yabancı dil öğreten bir okul gibi yeni bir dil öğretmeye yetkin olmadığını söyleyen Parizyanos, “İlkokul birinci sınıfa kaydolan öğrencinin mutlaka Rumca bilmesi lazım. Bizde bir hazırlık sınıfı yok, dil öğrenmek için” diyor.

Anadili Rumca olmayan çocuklar için bir eğitim atölyesi yaptıklarını ifade eden Parizyanos, bunun çok etkisi olduğunu söylüyor. Parizyanos bu eğitimler sayesinde 3-4 yaşındaki çocukların Rumca’yı daha kolay öğrendiğini, böylece ilkokula kaydoldukları zaman Rumca konuşabildiklerini ifade ediyor. Parizyanos, dil konusundaki sorunun eskisi kadar olmadığını da sözlerine ekliyor.

42 yaşında çocukları Rum okullarında okuyan kadın bir görüşmeci, Rum okullarında verilen okul öncesi eğitimin dili öğrenmede etkili olduğunu söylüyor.

CEMAAT İÇİ ÖRGÜTLENME: ANTAKYA ALTINÖZÜ TOKAÇLI KÖYÜ DERNEĞİ

İstanbul Rum Cemaati’nin kültürünün devamını ve cemaat içi dayanışmasını sağlamak için çok sayıda vakıf ve derneği bulunuyor. Antakya kökenli Ortodokslar da kendi içlerinde cemaat içi örgütlenme, maddi ve manevi olarak bir arada bulunmaya yönelik 2004 yılında Antakya Altinözü Tokaçlı Köyü Derneği’ni kurmuşlar. Günümüzde ağırlıklı olarak sosyal ve eğitimsel konulara ağırlık veren dernek, kültür paylaşımı konusunda cemaat içinde önemli bir yer tutuyor.

Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği sekreteri Servet Dik, dernek kuruluna kadar kendi cemaatinden az sayıda kişiyi tanıdığı fark ettiğini, çocukların ve gençlerin birbirilerini tanımaları, kaynaşmaları yönünde derneğin çok büyük bir katkısının olduğunu söylüyor.

Kurulduğu günden itibaren üyelerini bir araya getirmeyi amaçlayan etkinlikler düzenleyen dernek, 2015 yılında Cneydo Fest’i organize etmişti. Dernekle ilgili hayata geçiremedikleri çok projeleri olduğunu söyleyen Servet Dik, önümüzdeki günlerde yeni etkinlikler düzenleyecekleri bilgisini paylaşıyor.

SERMAYE FARKLILIĞI

Antakya’dan İstanbul’a göç eden ilk Ortodokslar’ın özellikle kilise ve vakıflarda çalıştığından daha önceki paragraflarda bahsetmiştim. Kırsal kesimden gelen kişilerin sermaye azlığı ve eğitim seviyesi cemaat içinde Antakyalı Ortodokslar’ın kendilerini toplumsal katmanların alt sıralarında hissetmelerine neden olmuş.

Cemaat içi sosyal hiyerarşinin çok tartışıldığını söyleyen Parizyanos, İstanbul’da ayakta durmaya çalışan İstanbul Rum Cemaati’nin sağlayacağı imkânların, işlerin çok azaldığını ifade ediyor. Parizyanos konuyla ilgili, “Biz onlara demiyoruz ki ‘Gelin bekçi olun’. Ama o iş var, onu kabul ediyor. Hayatını sürdürebilmek için çalışıyor. Bir sürü kuyumcu olan da var onlar niye müracaat etmiyor? Kendi işlerini kurdular burada. Bu durum biraz istismar ediliyor. Sanki onları biraz alçaltmak için böyle işler verdiğimiz düşünülüyor, bu doğru değil“ yorumunda bulunuyor.

Laki Vingas konuyu, “Birinci nesil geldiğinde o zaman Rum toplumunun da göç ettiği bir dönemdi. Dolayısıyla kiliselerin, okulların bakıcılığı, işleri hep onlara emanet edildi. İki tane büyük avantajları vardı. Kırsal kesimden geldikleri için çocuk sayıları fazlaydı. Dolayısıyla okullarımız için bir kaynak oluşturmuşlardı. Aynı zamanda bizim için kültürel, tarihi miras olarak gördüğümüz, kültürümüzün bir parçası olan ibadethaneler, okullar gibi bizler için çok değerli olan yerlerin bakımlarını da üstlenmiş oldular. Onlar da İstanbul’a geldiklerinde ücretsiz bir mesken, bir sosyal güvence, maaş ve bir yaşam alanı buldular. O günün şartlarında o imkânlar bu megapolde tutunmaları için sağlanan ve onlar için avantaja dönüşen iyi imkanlardı. Dolayısıyla burada tutunabildiler. Kendi çocuklarını okuttular” sözleriyle açıklıyor.

Cemaat içinde açlık, yokluk sınırında kimsenin bulunmadığını belirten Servet Dik, cemaatin genelinin orta sınıf mensubu olduğunu, cemaatin içinde orta üst ve üst sınıfa mensup kişilerin de var olduğunu söylüyor. Kültürel sermaye konusunda cemaat içinde az sayıda kişinin bulunduğunu söyleyen Dik, cemaatte eğitim düzeyinin düşük olduğunu vurguluyor. Dik, bu yeni nesille birlikte bu durumun 10 sene içinde değişeceğini, eğitimsiz kuşağın yerini her türlü eğitim düzeyi yüksek, donanımlı, sosyal bir kuşağa bıraktığını sözlerine ekliyor.

AZINLIK İÇİNDE AZINLIK OLMA DURUMU

Andon Parizyanos Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın İstanbul Rum Cemaati içinde “azınlık içinde azınlık olma” ifadesi kullanılarak anlatılmasıyla ilgili, “Azınlık içinde azınlık olma durumu bence devam etmiyor. Benim hem çalıştığım kiliselerde, hem de öğrencilerim sayesinde çok büyük bir irtibatım var onlarla. Antakyalı öğrencilerimle bire bir görüşüyorum. Özellikle vurguluyorum, Rumca konuşuyoruz. Benim hiçbir sorunum yok, onların da olmadığını seziyorum” ifadelerini kullanıyor.

53 yaşındaki erkek bir kilise görevlisi bu durumu, “Azınlık içinde azınlık olmak kavramı ifade edilmemesi gereken bir durum. Azınlıksak bu gruba hepimiz dâhil olmamız gerekir” sözleriyle ifade ediyor.

Laki Vingas cemaat içinde Antakyalı Ortodokslar’a ayrımcılık yapan kişilerle ilgili “Bunun bence çok küçük bir oranda kaldığını düşünüyorum. Hala ayrımcılık üzerinde yatırım yapanlar, böyle düşünenler varsa zenofobi’ye (yabancı fobisi) sahip olduklarını düşünüyor, fazla bir yorum getirmek istemiyorum” diyor.

KARŞILIKLI İLİŞKİLER VE BAĞIMLILIK HALİ

İstanbul Rum Cemaati’nin sayıca azalması nedeniyle cemaate bağlı kurumların ve ibadethanelerin ayakta kalabilmeleri biraz da Arapdilli Doğu Ortodoksları’nın İstanbul’daki nüfusunun artışıyla ilişkili halde bulunuyor. Antakya’dan göç eden aileler kilise ve vakıf kurumlarında iş ve barınma ihtiyaçlarını karşılarken bu kurumlar da ayakta kalmış oluyor. Aynı zamanda kilise ve vakıflarda çalışan ailelerin çocukları Rum okullarına giderek eğitim alıyor ve bu sayede azalan Rum nüfusuna rağmen kültürü devam ettirecek bireyler olarak yetişiyorlar. Karşılıklı ilişkilerin dengede tutulması bu yüzden önem kazanıyor.

“YÖNETİME YAVAŞ YAVAŞ GİRİYORLAR”

Cemaat içindeki ilişkilerin gelişmesi için karşılıklı adım atılması gerektiğinin altını çizen Andon Parisyanos, “Yalnız bizim atacağımız adımlarla değil, onların da bu topluma intibak etmeleri gerekmektedir, ki bu iyi bir duruma geldi. Kiliselere gelmeye devam ediyorlar, yönetime yavaş yavaş giriyorlar. Böyle bir ortam oluşuyor ama kolay da değil birden bire böyle bir oluşumun olması. Bu seneler geçince zaten kendiliğinden oluşuyor” diyor.

Laki Vingas konuyla ilgili, “Herkes diyalog kurmak için emek harcamak zorunda. Birbirini de anlamak zorunda. Emek harcamadan hiçbir şeyi, kimse kimseye bir tepside sunmuyor artık dünyada” yorumunda bulunuyor.

47 yaşındaki erkek bir görüşmeci konuyla ilgili “Entegre oranı Rumca eğitimi ve sosyal ortamlara katılmakla zaman içinde olacak” yorumunu paylaşıyor.

GÖRÜŞMECİLER

Andon Parizyanos: 1948’de Balat’ta dünyaya gelen Andon Parizyanos, 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.1970’lerin ortalarından beri Zoğrafyon Lisesi’nde görev yapan Parizyanos, 2015 yılında emekli olmasına rağmen hala Zoğrafyon’da çalışmaya devam ediyor. Rum Vakıfları Derneği (RUMVADER) başta olmak üzere toplamda 4 ayrı dernekte yönetim kurulu başkanı olan Parizyanos, 1968 yılından beri kiliselerde okuyuculuk yapmaya da devam ediyor.

Laki Vingas: Zoğrafyan Rum Lisesi mezunlarından Laki Vingas, Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümü mezunu. 1986’dan beri STK’larda yöneticilik yapmakta olan Vingas, Rum Vakıfları Derneği (RUMVADER) kurucu üyelerindendir. 2008-2014 yılları arasında Cemaat Vakıfları Temsilcisi Vakıflar Meclisi Üyesi görevini üstlenen Vingas, çok sayıda AB projesini yürütmüş ve yürütmeye devam etmektedir. Vingas, Küresel Mirası Koruma Derneği ve İmroz Eğitim ve Kültür Derneği’nin de kurucularındandır.

Servet Dik: Hatay’ın Altınözü ilçesinin Tokaçlı Köyü mensuplarından Servet Dik, 1968 yılında babasıyla birlikte İstanbul’a göç etti. 1983 yılından beri bali üreten bir firmada çalışan Dik, aynı zamanda Antakya Altınözü Tokaçlı Köyü Derneği’nde saymanlık ve dernek sekreterliği yapıyor.

*Arapdilli Doğu Ortodokslar’ından İstanbul’da yaşayan ve benim söyleşi yaptığım görüşmecilerin kimlikleri çalıştıkları kurumlar ve güvenlik sebepleriyle haber metninde kullanılmamıştır.

*Haberde karşnııza çıkan “Arapdilli Doğu Ortodoksları” ifadesi, kendilerini farklı şekillerde tanımlayan cemaat üyelerinin tamamını kapsayıcı bir ifade olması nedeniyle kullanılmıştır.

Kaynakça: İSTOS YAYIN, İSTANBUL RUMLARI BUGÜN VE YARIN
İSTOS YAYIN, Üç Milliyetçiliğin Gölgesinde Kadim Bir Cemaat: Arapdilli Doğu Ortodoksları
http://www.wikizero.biz/