TOPLUMSAL CİNSİYET

Kayserili kadınlar sesleniyor: “Bizler ülkenin ve şehrin yarısıyız”

Kayseri Kadın Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Sevil Erucu, “Zor bir şehir Kayseri; kadınları sıkıştıran ve onların hayatını zorlayan pek çok şeyin belli başlı yanlarıyla daha derinden hissedildiği bir şehir. Sadece sözümüzü söylemek yerine bir yandan da kadınların hayatlarına dokunabilmek ve onları da değişimin bir parçası haline getirmeye çalışıyoruz” dedi.

Kadın cinayetleri her gün ve her yerde artarak yaşanırken kadınlar için mücadele etmenin hayati bir değer taşıdığını fark ediyor ve Kayserili kadınlara kulak veriyoruz. 2013 yılında kurulan Kayseri Kadın Dayanışma Derneği, Kayseri’de boşanmak istediği eşi tarafından öldürülen Emine Akgül’ün, yine Kayseri’de boşanmak istediği erkek tarafından öldürülen Firdevs Vanlı’nın ve daha nice kadının sesi oluyor bu kentte. Derneğin Kayserili kadınlar için önemini, bugüne kadar neler yaptıklarını ve kadın karşıtı uygulanan politikaları  Yönetim Kurulu Üyesi Sevil Erucu ile konuştuk. Erucu, yaşanan kadın cinayetleri ve cinsel istismarlar hakkında “Kadının hangi saatte dışarıda olduğundan, ne giydiğinden ve kimle görüştüğünden ahlak dersi çıkaranlar cinayet ve istismar fikrini yayıyor. Toplumun ahlak yargısı tacizcileri ve tecavüzcüleri besliyor” yorumunda bulunuyor.

Nasıl kuruldunuz? Bize biraz derneği anlatır mısınız?

Zor bir şehir Kayseri; kadınları sıkıştıran ve onların hayatını zorlayan pek çok şeyin belli başlı yanlarıyla daha derinden hissedildiği bir şehir. Hal böyle olunca kadınların cesaret gösterip elini taşın altına koyması da tahmin ettiğiniz gibi zor oluyor. Evet zor bir işin altına elimizi koyduk ama bir yanıyla da ihtiyaç olduğu için kadınların bizi aradığını fark ettik. Böylelikle bir sorunun etrafında, hep birlikte daha iyi kenetlenerek kurduk derneği. Çünkü bir ihtiyaç duyulduğunda kadınların önünde çok fazla seçenek olmuyor. Bu nedenle de ister istemez ulaşabileceği bir kanal haline geliyorsunuz onların. Bir iddia taşımaya çalışıyoruz, sonuçta bir yardımlaşma derneği değiliz. Sadece sözümüzü söylemek yerine bir yandan da kadınların hayatlarına dokunabilmek ve onları da bu değişimin içinde; değişimin bir parçası haline getirmeye çalışıyoruz. Derneğin böyle bir perspektifi var.

“BURASI KADINLAR İÇİN KISKACIN ORTASINDA KALINAN BİR YER”

25 Kasım’da 8 Mart’ta, Emine Akgül cinayetinde, İstanbul Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir çocuk cinsel istismara maruz bırakıldığında vb. bir çok durumda sokağa çıkıyorsunuz Kayseri’de. Bu şehirde kadın olmak ve kadın olarak da mücadele etmek nasıl bir şey?

Bir korku hali ister istemez var. İmza kampanyalarıyla ya da bir şekilde derneğimize ulaşmış herhangi bir konuda fikir danışmak isteyen kadınlarla ortak hareket etmeye çalışıyoruz. Bu kadınların çoğu aslında kadınların örgütlü olarak bir şey yapmasını hiç aklından bile geçirmemiş, hatta belki de bir kadın dayanışma derneğinin bir kadına neler sağlayacağını daha önce hiç düşünmemiş olan ev kadınları, işçi kadınlar. Mesela Battalgazi Mahallesini biliyorsunuzdur belki, kadınlar için yaşaması daha da zor bir mahalle; Ziya Gökalp Mahallesi ve Gazi Osman Mahallesi tarafı ya da öğrenci kadınların yoğunlukta olduğu Talas bölgesi. Hepsinde ayrı ayrı çalışmalar yürütmeye çalışıyoruz. Özellikle çocuk istismarı konusunda bütün kadınlar kaygılı çünkü kadınları da aşan bir nokta bu. Şimdi krizin bir şekilde belirtilerinin arttığı dönemden geçiyoruz ve kriz kadınlara çok farklı yönleriyle yansıyor. Örneğin; Kayseri’de ulaşıma zam yapıldı ama bu durumdan görüyoruz ki en çok kadınlar şikayetçi. Çünkü bir yandan çocuğunu düşünüyor bir yandan da kendi ulaşımını düşünüyor. Burası kadınlar için hem muhafazakarlık açısından hem de ekonominin gittiği yer açısından kıskacın ortasında kalınan bir yer. Muhakkak her kadının örgütlenmesi hepimizin istediği bir şey elbette ama Kayseri’de Ziya Gökalp Mahallesi’nde bir ev kadının bizimle birlikte “hiç ben tiyatro izlemedim” deyip tiyatroda çıkıp sahne alması bizi çok mutlu ediyor.

 

“KADIN CİNAYETLERİNİ YETKİLİLERİN TUTUMLARI BESLİYOR”

Kayseri’de kocasından boşanmak isteyen Firdevs Vanlı için sokağa çıkıp, insanlara teker teker neden öldürüldüğünü anlattınız. Kadınların size karşı tutumları ve yaşanan cinayetlere karşı tepkileri nasıldı?

Normalde hep söylüyoruz ya bizden uzakta bir yerlerde bir şeyler oluyor gibi hissediyoruz. Her ne kadar yaşanan bir kadın cinayetini en iyi bir kadın anlayacak olsa da yakından şahit olmadığımız sürece aslında hep bizim uzağımızdaymış gibi geliyor. Biz aslında şunu söylüyorduk; evet bir kadın cinayeti işlendi ve bu kadın cinayeti aslında sadece tekil bir şahsın işlediği bir suçtan fazlasıdır ve belli başlı politikaların, söylemlerin, yetkililerin aldığı tutumlar bu cinayetleri besliyor. Buradan yola çıkarak buna karşı “kadınlar ne yapabilir?” sorusunu sorduk. Çünkü hep birlikte bir çözüm önerisi aramak istiyoruz ve artık bunun durdurulması için bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyoruz. Böylelikle Vanlı cinayetini anlatmak için sokağa çıktığımızda, kadınlar da kendi sıkıntılarını bize anlatmaya başladı; “Evet ben de şunu yaşıyorum, eşimden şunu gördüm, evden şöyle gittim ama sonra mecbur kaldım döndüm” gibi cevaplar aldık. Bir yanı ile aslında kadınların “bende böyle şeyler yaşıyorum peki benim halim ne olacak?” sorusunu sordukları bir noktaya dönmüştü durum sokakta. Çünkü bir kadının her zaman yaşadığı problemleri yaşayan bir kadındı Firdevs, hepimiz gibiydi; Kayseri’de yaşayan bir çok kadından hiçbir farkı yoktu. Eşinin ona uyguladığı şiddet, ona uyguladığı mobing ya da boşanmak isteyip boşanamaması vesaire bunların hepsinin ortasında kalmış bir kadındı. Böylece davaya da kadınlarla birlikte giderek davanın takipçisi olduk. Kadınların örgütlülüğü ve davaya sahip çıkmaları nedeniyle de büyük bir kamuoyu oluştu ve hiçbir indirim uygulanmadı. Bu kazanım bizim dayanışma duygumuzu daha fazla güçlendirdi.

“KADINLAR AÇISINDAN SOSYAL HAYAT HAYALDEN İBARET KALIYOR”

Sadece kadın cinayetleri ve çocuk istismarının yaşandığı gündemler dışında da bir çok etkinlikler düzenlediniz. Örneğin kahvaltı etkinlikleri, dayanışma şenliği, bisiklet turları, kadın temsiliyeti ve yerel yönetimler etkinliği gibi…

Bu etkinlikleri yaparak kadınların içine girmekte zorlandığı alanlarda kadınlara olanak açmak istiyoruz. “Tiyatro  izlemedim” diyen kadınlarla tiyatro etkinliği çıkarmaya çalışıyoruz. Bir şekilde beş çayı yapmaya çalışıyoruz, kahvaltı da yapıyoruz. Yani ne olursa olsun onların hayatlarının bir yanı bu ve bunun dışında kaldığımız sürece onların hayatlarına çok da dokunamadığımızı ve içlerinde olamadığımızı biliyoruz. Örneğin, açık hava sineması etkinliği ile bir mahalleye gidip gecekondu bahçesinde film izlemeye çalışıyoruz. Çünkü dedik ya kadınların kendilerini var edebildikleri alanları olmuyor ne yazık ki çoğu mahallede. Özellikle çocuğu ile ilgilenmek zorunda olan, işten çıkıp eve gelip bir şekilde evin yükünü sırtlanan, bir yandan da geçim sıkıntısı ile mücadele eden kadınlar açısından sosyal hayat dediğimiz şey hayalden ibaret kalıyor. O yüzden onların olduğu yere giderek onlara bu şeyleri ulaştırarak; böyle bir alanın da var olduğunu, bunların kadınlar için de var olduğunu göstermek istiyoruz.

“KREŞ HAKKI DİYE BİR ŞEY OLDUĞUNUN FARKINDA BİLE DEĞİLLER”

Kendi aramızdaki üniversiteli kadınlarla ya da meraklısı olan kadınlarla feminist akımları, mücadele hattının teoride ya da akademide nasıl olacağını konuşuyoruz. Aslında bizim perspektifimiz çözüm önerilerimizin ne olduğunu kadınların olduğu yerde kadınlar ile birlikte tartışmak. Örneğin kadın belediye başkan adayları ile düzenlediğimiz bir etkinlikte ‘bizim dernek olarak her mahallede bir kreş talebimiz var’ dedik. Çünkü kadınlar bunu belediyeden istenecek bir şey olarak görmüyor. Yerel seçimler zamanında yaptığım bir ankette, “Belediyeler kadınlara ne verebilir? Kreş açmanın belediye ile alakalı bir durum olduğunu düşünüyor musunuz?” gibi sorularla gördük ki aslında kadınlar kreş hakkı diye bir şey olduğunun farkında bile değiller. Halbuki kreş bir yanı ile kadınların ev içi yükünü azaltacak bir yanı ile de kadının iş hayatına atılmasının önünü açacak. Mesela o etkinlikte de ana tartışmalarımızdan biri buydu. Bu açıdan  etkinliklerimizin en büyük amacı kadınların olduğu yerlerde onlara alanlar açabilmek.

Aynı zamanda da “Kayseri’den Gebze’ye kız kardeşlik köprüsü” etkinliğini direnen Flormar İşçileri ile dayanışmak için yaptınız. Bu diğerlerinden farklı bir deneyim mi oldu sizin için?

İşçilerin direnişleri herhangi bir yılgınlığa uğramadan ayları aşan bir noktaya geldiğinde dedik ki, Flormar işçileri sendika üyesi olduklar için işten atıldılar ve onların orada yaşadığı sorun ve talep ettikleri şey bugün burada Kayseri’deki işçi kadınlar için de geçerli. Flormar işçilerinin direnişleri buradaki kadınların da haklarını talep edebilmesinin önünü açan bir şey. Yani sadece Flormar işçisinin kazanımı ya da sadece Flormar işçisinin kaybettiği herhangi bir şey değil. Biz de buradaki işçi kadın arkadaşlarımızla tartıştığımızda hem Flormar işçilerinin Kayseri’de de onların yanında olan, onların mücadelesini hisseden kadınlar olduklarını bilmelerini istedik hem de bizim açımızdan da onların mücadelesinin öğreticiliğinin buradaki kadın işçilere yol göstermesini istedik. İletişim haline geçtikten sonra düzenlediğimiz etkinlik buradaki kadın işçilere azim ve umut verdi. Flormar işçileri de “Kayseri’de de direnişimizin bir karşılığı olduysa biz zaten şimdiden kazanmışız” yorumunu yaptı.

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN KALDIRILMAYA ÇALIŞILIYOR”

Bildiğiniz gibi son 17 yılda binlerce kadın öldürüldü. En son ağustos ayında sadece 51 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Ancak bugün geldiğimiz noktada 6284 sayılı kanunu getirdiği için pişman olan ve İstanbul Sözleşmesi’nin şartlarını yerine getirmeyen bir hükümet var.

İstanbul Sözleşmesi hem pek çok Avrupa ülkesinin taraf olduğu ve devlete de her konuda oldukça fazla sorumluluk getiren; kadınların yaşadığı sorunlara her anlamıyla yanıt vermekle yükümlü bir sözleşme. 6284 sayılı madde de böyle. Ama şimdi geldiğimiz noktada aslında kadınların her hakkına saldırıda bulunuluyor. Bugün gerek nafaka hakkı olsun gerek boşanmalara ara buluculuğun getirilmesi olsun kadınların haklarını kısıtlayan, kadınların taleplerinin daha karşılanamayan; aksine onları ev içi hayata hapseden, şiddete boyun eğmelerine sebep olacak noktaya gelen tartışmalar yürüyor ne yazık ki. Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmaya çalışıldığı bir noktadayız. Burada kadınların aldığı tutum ya da bunu engellemek için yürüttüğü mücadelenin çok belirleyici olacağını düşünüyoruz. Daha önce de yine çocuk istismarının ve çocuk yaşta evliliğinin önünü açacak bir genelge meclisten geçirilmeye çalışılırken, kadınların tepkisi ve eylemlilikleri sayesinde iptal edilmişti. Aslında bunun gibi kadınların kazanımları ile sonuçlanan çok fazla örnek var.

“KAZANILMIŞ HAKLARIMIZI DA KAYBETMEYE BAŞLADIĞIMIZ BİR NOKTADAYIZ”

Bugün bu noktada kadın mücadelesinin daha fazla sahiplenmeye ve daha fazla yükseltilmeye ihtiyacı var. Şiddet gören kadının, eşinden boşanmak isteyen ve yaşamına devam etmek isteyen kadının en büyük tutar dallarından biri olan nafaka hakkı, kısıtlı olan mağdur erkek profilleri ile istismar ediliyor. Kadının şiddet görüp ardından karakola gitmesi üzerine oradaki amirin “şimdi barışın çocuklarınız var” deyip kadını eve gönderen bir sistemde boşanmalara getirilecek olan ara buluculuğun neye hizmet edeceği çok belli değil mi? Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’nin sahiplenilmesi lazım, boşanma hakkının sahiplenilmesi lazım. Çünkü bugün ileriye gitmek yerine kazanılmış haklarımızdan da olmaya başladığımız bir noktadayız. Bizler kadınlar olarak Kayseri’de ve Türkiye’de ülkenin ve şehrin yarısıyız diyoruz her zaman. Yaptığımız bir imza kampanyası ile kadınların haklarını sahiplenmesinin yanı sıra toplumda önleyici önlemlerin alınmasını talep ediyoruz. Yani kadınlar şiddete uğradığında kiminle yüz yüze geliyorsa; karakola gittiğinde amirin, adliyeye gittiğinde sosyal hizmet uzmanının, hakim ve avukatın her yanıyla kadın erkek eşitliğini öngörerek eğitilmesini talep ediyoruz. Devletin gerekli yükümlülükleri alması, anayasal ya da hukuksal anlamda da bunların önüne geçecek düzenlemenin yapılması; veli izni, hakim izni  gibi şeylerle evlilik yaşının düşürülmemesi ya da kadın cinayetlerinde indirim uygulanmaması bunun gibi aslında pek çok şeyi de önleyen tedbirleri tartışmak gerekiyor. Aksi takdirde toplumda “hadım yapalım, idam edelim” sesleri yükseliyor. Ancak hadımın ve idamın olduğu ülkelerde bu sorunun çözülmediğini görüyoruz ve böylelikle toplumsal bir değişmeye ihtiyaç duyduğumuz çok daha net ortaya çıkıyor. Çünkü kişi hadım ya da idam edilsin ancak bataklık hala var; sen sinekleri istediğin kadar tek tek avla.

“KAYSERİ’DE LGBTİ+BİREYLER KİMLİKLERİNİ SAKLIYOR”

 Peki Kayseri’de LGBTİ+ mücadelesi var mı?

İletişim halinde olduğumuz ya da bir şekilde mücadelemizin parçası olan LGBTİ+ bireyler oluyor ama Kayseri’de daha çok kimliklerini saklamaya çalışıyorlar. Yaygın bir çalışmanın en azından sadece LGBTİ+ bireyleri elinden yürütüldüğü bir durum çok zor Kayseri’de.

Kadınların mücadelesinin bir de sosyal medya ayağı var…

Sosyal medyanın gücü, bir şekli ile asla gündem olamayacak ya da suç işleyen kişinin indirimlerle mahkeme salonundan elini kolunu sallayarak çıkacağı çok fazla davanın, kadınlar açısından kazanımla sonuçlanmasını sağlıyor. Sosyal medyanın ülke koşullarında bazen kadınlar için tek çıkış kapısı olduğunu görüyoruz. Özellikle Şule Çet davasında bunu görüyoruz. Bu yanları ile çok kıymetli sosyal medya. Ancak özellikle sosyal medya üzerinden ifşa durumlarının bir yanı ile tehlikeli olduğunu da düşünüyoruz kadın açısından. Çünkü ilerleyen zamanda kadının mücadele etmesi gereken çok daha fazla sorun ortaya çıkabiliyor. Bir yanıyla da mücadelenin esas olarak nereye dayandırılmasını saptırması bakımından da sosyal medya bazen yanlış yere kanalize oluyor. “Tacizcimi arıyorum” diye bir tweet atan kadın arkadaşımızın verdiği mücadele ile taciz eden kişi bulunmuştu. Sonrasında ben BBC’de kadın arkadaşın kendi hikayesini anlattığı bir röportaj ile karşılaştım. Röportajda yaşanan taciz ve yetkililerin olayı geçiştirmesi durumundan çok, kadın arkadaşın ailesi ile yaşadığı sorunlar, çevresi ile yaşadığı sorunlar konu ediliyordu. Böylelikle görüyoruz ki sosyal medya durumu çok iyi şeylere sebep olduğu gibi yaşananları farklı bir noktaya da getirebiliyor. Ama bu aslında sosyal medyanın iyiliği ya da kötülüğünden ziyade, işlemeyen yasalar ve bir şekilde rayına oturmamış kurallarımız yüzünden. Biz istiyoruz ki kadınlar sosyal medyaya ihtiyaç duymasın. “Neden ben gidip şikayetçi olduğumda yetkililer aynı çalışma azmini göstermiyor?” bu tartışmayı yürütmek aslında daha sağlıklı. Çünkü her kadın aynı cesareti gösteremeyebilir sosyal medyada ya da böyle bir yöntemin olduğunun farkında olmayabilir.

“BU AHLAK YARGILARIMIZ O TACİZCİLERİ, TECAVÜZCÜLERİ BÜYÜTÜYOR”

Mahkeme salonlarında genelde suçlu erkeklerin yakınları öldürülen ya da cinsel istismara uğrayan kadınlara karşı tavır alıyorlar. Ayrıca davaya destek vermek isteyen kadınlara da karşı tavırları olumsuz. Bu tutumun nedenini nasıl yorumluyorsunuz?

Firdevs Vanlı davasında böyle bir durum ile karşılaştık. Orada da Firdevs için “çocuğumuzun başını yaktı”, “onun nasıl bir kadın olduğunu kimse söylemiyor” gibi yorumlarda bulundular. Zaten bir tecavüzcüyü de ister istemez böyle fikirler büyütüyor ne yazık ki. Bu bakış açılarının neye sebep olduğunu gösteren çok acı örnekler bunlar. Çünkü kadının hangi saatte dışarıda olduğundan, ne giydiğinden ve kimle görüştüğünden ahlak dersi çıkardığımız için genelde bir kadın cinayete kurban gittiğinde de aslında cinayeti tartışmaktan çok oraya saplantılı kalıyoruz. Bu ahlak yargılarımız o tacizcileri, o tecavüzcüleri büyütüyor. Durum öyle vahim ki tırnak içinde söylüyorum “Özgecan” gibi katledilecek ki bir kadın, suçlunun ailesi “o bizim oğlumuz olamaz” diyecek.

Kadın cinayeti işleyen ve cinsel istismarda bulunup ceza alan erkeklerle yapılan röportajlarda, erkekler genellikle pişman olmadıklarını belirtiyor. Dayanakları ise “bir kadın ya da eş bir erkeğe saygısız davranamaz o yüzden hak etti”, “kadın beni tahrik etti” vb. noktalarında birleşiyor…

Zaten erkekler cinayeti işleme dayanaklarını da bu dediğiniz noktalardan alıyor. En son Emine Bulut cinayetinde de bu durumu görüyoruz. Bulut’un katili “Bana hakaret etti, ağrıma gitti, erkekliğime dokundu, namusumla oynadı” yorumlarında bulunmuştu. Aslında bunları söyleyerek işledikleri cinayete bir meşruluk kazandırmaya çalışıyorlar. Bu düşünce yapısına sahip olan erkekler bu sebeplerle de cinayet işledikleri için en son noktada yine aynı ruh hali ile yani “erkeklikleri” ve “erkeklik algıları” sebebiyle zaten pişman olmayacakları bir noktada oluyorlar.

“AYNI NOKTADAN BESLENEN İKİ KİRLİLİK”

Üniversitelerde son dönemde Ceren Damar cinayeti, öğretim görevlisi olan Hasan Bilgili’nin bir hekime tecavüz etmesi gibi sürekli artan şiddet ve cinsel istismar var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu örnekler bize tam olarak aydın ya da cahil ayrımı üzerinden yürütülen tartışmaların hangi noktada kilitleneceğini göstermekte. Aslında kadını ikincil konumda gören herkesin yapacağı şeyler bunlar. Sen bir kadın olarak akademisyen olmuşsun, yıllarını vermişsin bir noktaya gelmişsin ama erkek öğrencin ya da asistanın tarafından hangi pozisyona konuluyorsun; ya da profesör olmuşsun veterinerlik fakültesinde öğrencini hangi gözle görüyorsun? Aynı noktadan beslenen iki kirlilik aslında. Çünkü ikisi de kadına sahip olabileceğini daha ikincil konumda kendi istekleri ile kadına hareket edebileceğini düşündüğünden günün sonunda çok kötü şeyler yaşanıyor. Yani görüyoruz ki bunun aslında istediğin kadar üniversite oku, istersen profesör ol bir şekilde kadına bakış açın değişmiyorsa toplumun her kesiminde karşılaşılacak bir durum. Bu yüzden toplumsal cinsiyet rolleri açısından kız çocuklarının daha öz güvenli, toplum içine daha rahat bir şekilde girebilecekleri; ya da erkek çocuklarında aynı saygı düzeyinde hareket edecekleri bir toplumsal düzene ihtiyacımız var. Bundan dolayı da her şeyin kurumsal olarak aşağıdan yukarıya düzenlenmesi gerekli.