Buraya bakan var mı?
Türkiye’de son yıllarda siyaset biraz böyle ilerliyor.
Ülke ağır bir ekonomik krizin içinden geçiyor ama gündem sürekli yön değiştiriyor. Bir gün market fiyatları konuşuluyor, ertesi gün başka bir siyasi kriz büyüyor. Tam insanlar geçim derdini tartışmaya başlıyor, ülke yeniden başka bir gürültünün içine çekiliyor.
Bir süre sonra herkes aynı şeyleri konuşmaya başlıyor:
Kurultaylar… Operasyonlar… Parti içi hesaplaşmalar… Siyasi kavgalar…
Ve gerçek hayat arka tarafa düşüyor.
Oysa dışarıda başka bir Türkiye var.
Maaşı ayın ortasında eriyen insanlar… Kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen aileler… Üniversite bitirdiği halde iş bulamayan gençler… Pazarda artık kilogramla değil, tane hesabıyla alışveriş yapan emekliler…Zincir marketlerin çöpe attığı yiyecekleri almak için kutuları utana sıkıla karıştıran insanlar...
Ve iş cinayetlerinde ölen genç insanlar…
Sadece son günlerde Van ve Muş'ta peş peşe ölüm haberleri geldi. İnşaatlardan düşerek yaşamını yitiren gençler… Daha hayatlarının başındaki insanlar…
Benim yakından tanıdığım üç genç insan kısa süre içinde çalıştıkları inşaatlarda hayatını kaybetti.
Türkiye’de tablo çok daha ağır aslında. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı verilere göre yılın ilk aylarında yüzlerce işçi yaşamını yitirdi. En fazla ölüm yine inşaat sektöründe yaşandı.
Ama bu haberler birkaç gün içinde kaybolup gidiyor.
Çünkü televizyon ekranlarında başka tartışmalar var.
Bir işçinin düştüğü inşaat değil…
Bir annenin morg kapısında bekleyişi değil…
Bir gencin neden başka ülkeye gitmek istediği değil…
Daha çok kim kime ne dediği konuşuluyor.
Ve bir süre sonra toplum da buna alışıyor.
Ana akım ekranlarda görünmeyen acılar sanki hiç yaşanmamış sayılıyor.
Son haftalarda yine aynı şey oldu.
Ekonomi biraz daha görünür hale geldikçe ülkenin gündemi yeniden CHP’ye döndü. Kurultay tartışmaları, delegeler, liderlik hesapları, vs… Ve Türkiye günlerdir bunu konuşuyor.
CHP’nin kendi iç krizleri elbette yeni değil.
Partinin tarihi biraz da iç mücadelelerin tarihi aslında. İnönü-Ecevit gerilimi, Baykal dönemi hizip savaşları, kaset operasyonları, Kılıçdaroğlu sonrası değişim tartışmaları…
Ama bugün mesele yalnızca bir partinin iç problemi olmaktan çıkıyor.
Çünkü Türkiye’de siyasal krizler çoğu zaman ekonomik krizin önüne geçiriliyor. Hayat pahalılığı büyüyor ama ekranlar başka yere dönüyor. İşsizlik artıyor ama ülke günlerce siyasi kulis konuşuyor. İnsanlar geçinemiyor ama televizyonlarda parti koridorları tartışılıyor.
Ve zamanla toplum gerçek sorunlarla siyasal gürültüyü birbirinden ayıramaz hale geliyor.
Belki de iktidarların en güçlü olduğu an tam olarak budur.
İnsanlar çözemedikleri sorunlardan yorulduğunda dikkatlerini başka tartışmalara vermeye başlar.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.
1930’larda Almanya’da ekonomik kriz büyürken toplum sürekli yeni korkular ve yeni siyasal krizlerle meşgul edildi. İnsanlar yavaş yavaş yoksulluğu değil, istikrar arzusunu konuşmaya başladı.
Türkiye’de de benzer dönemler yaşandı.
1970’lerde büyüyen sağ-sol çatışmaları ve siyasi kaosun ardından 12 Eylül darbesi “ülkeye düzen getirme” söylemiyle meşrulaştırıldı.
1990’larda ekonomik krizler, koalisyon kavgaları ve siyasal istikrarsızlık toplumda büyük bir güvensizlik yarattı. Sonrasında ise “istikrar” söylemi yıllarca siyasetin en güçlü propaganda aracına dönüştü.
Çünkü sürekli kriz yaşayan toplumlar bir süre sonra özgürlüğü değil, düzeni tercih etmeye başlar.
Ve iktidarlar tam da burada güç kazanır.
Bugün Türkiye’de oluşan atmosfer de biraz buna benziyor.
Bir tarafta derinleşen ekonomik kriz, artan yoksulluk, genç işsizliği, barınma sorunu, adalete güvensizlik ve liyakat tartışmaları… Diğer tarafta ise hiç bitmeyen siyasal gürültü…
Ve insanlar yavaş yavaş şunu düşünmeye başlıyor:
“Zaten değişen bir şey olmayacak.”
Belki de bugün Türkiye’de en tehlikeli olan şey tam olarak budur.
Çünkü bir toplum yalnızca yoksullukla çökmez. Gerçek sorunlarını konuşamaz hale geldiğinde çökmeye başlar.
Bugün milyonlarca insan aynı hayatı yaşıyor aslında. Aynı markete giriyor, aynı fiyatlara bakıyor, aynı kiraları ödüyor, aynı gelecek korkusuyla uyuyor… Ama televizyonu açtığında başka bir ülke görüyor.
Orada hep bir kavga var. Hep bir kriz… Hep bir gürültü…
Ve bu gürültü büyüdükçe gerçek hayat görünmez oluyor.
Belki de iktidarın yıllardır en iyi yaptığı şey tam olarak buydu:
İnsanları çözemedikleri sorunlardan çok, bitmeyen tartışmaların içinde tutmak.
Çünkü sürekli tartışan toplumlar bir süre sonra düşünmeyi bırakır. Yalnızca taraf olmaya başlar.
Ve insanlar geçim derdini unutmasa bile onu değiştirebilecek bir şey olduğuna inanmamaya başlar.
İşte en tehlikeli kırılma burada oluyor.
Bir toplum umut etmeyi bıraktığında iktidarlar daha güçlü hale gelir.
Çünkü umudunu kaybeden insan itiraz etmek yerine katlanmayı öğrenir.
Belki de bugün Türkiye’de büyüyen şey korku değil artık.
Yorgunluk.
İnsanların içine çöken ağır bir yorgunluk…
“Nasıl olsa değişmez” duygusu…
Ve galiba bir ülke için en büyük yenilgi de budur zaten.
İnsanların artık kötüye değil, değişmeye ihtimal vermemesi.