Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu, (ÖDAV) İstanbul Barosu genel kurulu için aday listesini açıkladı. Av. Sezin Uçar başkanlığa aday gösterildi. Uçar, adaylık sürecini ve seçildikten sonraya yapacaklarını dokuz8HABER’den Fatoş Erdoğan’a anlattı.

ÖDAV, Av. Sezin Uçar ve çoğunluğu kadın avukatların oluşturduğu yönetim listesiyle, 10-11 Ekim günlerinde toplanacak İstanbul Genel Kuruluna “direnen baro, direnen avukatlık” şiarıyla aday oldu.
“İstanbul Barosu’nu neden kadın avukat yönetmeli” sorusuna Avukat Sezin Uçar dikkat çeken yanıtlar verdi.

“SİYASAL İKTİDARIN YARGI ÜZERİNEKİ BASKISINA KARŞI ÇIKIYORUZ”

Uçar, “Biz Özgürlükçü Demokrat Avukatlar olarak İstanbul barosu genel kuruluna “direnen baro direnen avukatlık” şiarıyla hazırlanıyoruz. Hem siyasal iktidarın avukatlar ve yargı üzerindeki baskısına karşı çıkıyoruz. Hem de mevcut baro yönetiminin ulusalcı, şoven, tek tipçi ve inkarcı yaklaşımına karşı çıkıyoruz. Meslek sorunlarını önceleyen, savunmanın rolünü, yargı mekanizmaları içinde hak ettiği yere çıkartan ve savunmanın üzerindeki tüm baskıların ortadan kaldırılmasını önceleyen bir baro politikasına sahibiz” diye konuştu.

“İLK DEFA 2014 YILINDA BAŞLADIK ÇALIŞMAYA”

Direnen baro, direnen avukatlık sloganınızı açar mısınız ?
2014 yılında bir seçim programıyla ilk defa İstanbul barosu genel kurulununa hazırlandık. o tarihlerden bu yana çeşitli biçimlerde baro seçimlerine katılıyoruz. Ve sadece seçimleri baz almadan bunun yanı sıra bir baronun, ne yapması gerektiğini anlatan ve bir barodan beklentilerimizi formüle eden baro politikası yürütüyoruz. Bu dönemki sloganımız ” direnen baro, direnen avukatlık” neden bu şiarı tercih ettik.
Son dönemde hem hukuk alanına, hem avukatlık mesleğine dönük saldırılar oldukça gündemde. Özellikle çoklu baro sistemi son saldırıların en spesifik olanıydı diyebiliriz. Biliyorsunuz son beş yıldır rejimin niteliğinde bazı değişimler, dönüşümler söz konusu. Bu politik islamcı rejim değişimi avukatlık kurumu üzerinden tahkim etmeye çalışıyor. Avukatlığa ve savunmaya dönük bir saldırıyla karakterize olan rejimden bahsediyoruz. 2016 yılında OHAL ve KHK’larla savunmaya getirilen kısıtlamalar, avukatların haklarıyla ilgili getirilen kısıtlamalar ve yargıda avukatın pozisyonunun daraltılması bunlardan bir tanesiydi. Yine hakim ve savcılar kurulunun yapısının değişmesi, son olarak da çoklu baro sistemi AKP rejiminin hakimiyet kuramadığı alanlardan bir tanesi barolara yönelik saldırısı. Pek çok meslek odası bakımından da böyle barolar bakımından da böyle. Kendi iktidar olamadığı ,kendi yönetemediği alanları hukuksuz bir biçimde değiştirmeye çalışıyor. Çoklu baro meselesinde bizim açımızdan önemli olan şuydu; 80 baronun ortak bildiri yayınlayıp çoklu baro sistemine karşı olduğunu açıklaması baro başkanlarının meclise yürümesi bunlar çok anlamlı ve çok değerli adımlardı. Ama hem İstanbul barosu başkanı Durakoğlu’nun hem pek çok baro başkanının görmezden geldiği şey bu saldırıyı sadece mevcut baro yönetimlerine mevcut baro başkanlarına dönük bir saldırı olarak ele alması oldu. Halbuki böyle değildi. Tüm avukatlara dönük bir saldırı esasta tüm avukatlara değil tüm yurttaşlara özgürlüklere dönük bir saldırıydı. Dolayısıyla tek başına baro başkanlarının Ankara’ya yürümesiyle engellenebilecek bir saldırı değildi.

“İKTİDARIN POLİTİKASINI BOŞA ÇIKARTAMADIK”

Nitekim engellenmemişte oldu. Ankara mitingine taşıma konusunda daha önceden ayarlanan otobüsleri iptal etmesi çok talihsiz bir davranıştır. İstanbul Barosu’nun tutumunu genel anlamda ele veren bir davranıştır. Tüm avukatlarla beraber bir eylem bir hareket programı çıkartılırsa bertaraf edilebilecek bir saldırıydı ama İstanbul Barosu başkanı, Ankara’da yapılacak mitingin yasaklanmasıyla birlikte otobüsleri iptal etti. Halbuki bu yasaklar ilk defa karşımıza çıkan bir şey değildi. Beş yıl boyunca hemen hemen her kentte eylem etkinlik yasağı kararı alındı. En demokratik haklarını bile insanlar kullanamaz hale geldi. Bir faşist hukuk bir saray hukukuyla yönetilir pozisyondayken avukatlara mitingin iptal edilmesine bu kadar şaşırmak miting yasaklanınca otobüsleri iptal etmek. Böylesi önemli bir yasa hazırlığı içinde ki kurumsal temsiliyeti bu denli yüksek baro başkanına yakışan bir davranış değildi. Istanbul Barosu’nun, çoklu baro sistemine karşı başarılı bir sınav verdiğinden bahsedemeyiz. Tek başına bir baro başkanının Ankara’ya yürümesi değildir önemli olan. İstanbul’da elli bin avukat var. Elli bin avukatı harekete geçirebilecek bir eylem planını hayata geçirebilseydi Durakoğlu o zaman bir başarıdan ve çoklu baro sistemine karşı çıkmada bir samimiyetten bahsedebilirdik. Bu âdeta ” dostlar alışverişte görsün” minvalinde bir karşı çıkıştı. Ve elbette ki iktidarın politikasını bu anlamda boşa çıkartamamış oldu. Aynı kararsızlık yasa geçtikten sonra, Anayasa mahkemesi sürecinde de geçerli oldu. Bugün, yasadan sonra Istanbul barosunun, çoklu baro düzenlemesiyle ilgili yapmış olduğu bir politika ,eylem yok. Anayasa mahkemesinin bu yasayı iptal etmesiyle ilgili herhangi bir çalışması yok İstanbul barosunun, bu çok büyük eksiklik.
Yaşam hakkını savunmak, baro bu konuda nasıl öncü olabilir ?
Mevcut baro yönetiminin ırkçı, şoven, milliyetçi, tekçi bir yapısından bahsediyoruz. Biz baroları egemen hukuk ideolojisine bağlı, yarı resmi bir kurum olarak tasavvur etmiyoruz. Yani devletin iktidarını tahkim eden değil, aksine devletin yurttaşlar üzerinde ki egemenliğini kullanırken onun üzerinde bir denetim aracı olarak konumlanması gerektiğini düşünüyoruz. Ki böyledir de yani hapishanelerde gözaltında yurttaşların hak ihlallerine uğrayabileceği her yerde, işçi cinayetlerinde böyle kadın cinayetlerinde böyle. Baronun bir denetim mekanizması işlevi vardır. Ve hak ihlalleri bakımından garantördür. Dolayısıyla egemen hukuk ideolojisiyle uzlaşmaz. Bu savunmanın yargı içinde ki pozisyonundan ileri gelir. Nasıl ki yargı içinde savunma devlete karşı ezilen hakları temsil ediyorsa savunma mesleğini yürüten avukatların ,meslek örgütünde egemen hukuk ideolojisinden bağımsız olması gerekir. Ama baro yönetiminin özellikle Suriye politikası konusunda ki açıklamaları ya da yakın zamanda Azerbaycan Ermenistan arasında yaşanan sorunla ilgili yapmış olduğu açıklama adeta bir devlet aygıtının yerine kendisini koyduğu izlenimini vermektedir. Bu bizim baro anlayışımıza da karşı mevcut baro yönetiminin tekçi yapısına da karşı. Burada yönetim biçimi bakımından şunu da söylemek istiyoruz; biz sadece biz sadece baro başkanıyla karakterize olmuş bir baro yönetimi tercih etmiyoruz. Bugün bakıyorum adayların çoğunun başkan adayları açıklanmış durumda. Delegasyon listeleri kurul adayları bunlar açıklanmamış. Biz bu tekçi yapıya da karşıyız.
Benim dışımda bütün adaylar erkek olduğu için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Biz kolektif yönetim yönetim anlayışını esas alıyoruz. Sadece yönetim kurullarıyla değil, baro meclisinin etkili amacına yönelik işletilmesi karar organlarının söz sahibi olduğu bir yapıya sahibiz. Tekçi yönetim anlayışını sadece iktidarda değil baro yönetiminde de mahkum ediyoruz.

“İSTANBUL BAROSU’NU KADINLAR YÖNETMELİ”

İstanbul Barosu’nu neden kadın başkan yönetmeli ?
Cinsiyet eşitliği, kadın özgürlük mücadelesinin gelmiş olduğu aşama yönetim organlarında kadın avukatların temsil düzeyinde karşılaştırdığımızda çok büyük tezatlık var. Baro başkanları bakımından da böyle. Türkiye’deki baroları ağırlıklı olarak erkek baro başkanları yönetiyor. Kadın özgürlük mücadelesinin gelmiş olduğu aşama kadınların sokakta siyasal iktidarı zorlayan bir kuvvet olarak öne çıkışlarıyla son derece tezat. Bugün artık pozitif ayrımcılığın pek çok biçimi çeşitli demokratik kitle örgütleri sendikalar meslek odalarında konuşuluyor tartışılıyor. Ama bu kadar erkek bir yönetim algısı ya da tek adam biçiminde karşımıza çıkan yönetimi elbette ki doğru bulmuyoruz. Bizim tüm listelerimizin toplamı bakımından %60 kadın temsiliyetimiz söz konusu. Eşitlik ilkesini gözetiyoruz. Özellikle kadın baro başkan adayıyla seçimlere katılmayı önemli buluyoruz. Çünkü kadınlar sokakta çok önemli bir toplumsal kuvvet ve tüm mücadele alanlarına öncülük eden bir kuvvet. O nedenle İstanbul barosu ‘nu bir kadının yönetmesi gerektiğini düşünüyoruz.

İŞÇİ AVUKATLIK KAVRAMI TARTIŞMASI

Avukatların mahkemelerde karakollarda hapishanelerde yaşadığı sorunlar neler? Siz bu konuda ne yapacaksınız?
Avukatların yaşadığı temel sorunların başında işçi avukatlık kavramı geliyor. Mevcut baro yönetimi de, pek çok seçim grubu da işçi avukatlık sorununu görmezden geliyor. Bugün avukatlık, serbest yürütülmesi gereken bir meslek ama serbest yürütülmesi istisna olmuş durumda. Pek çok meslektaşımız avukatlık ofislerinde işçi avukatlık yapıyor ve bugün mesleğimiz sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmek isteniyor. Neoliberal politikalar başka alanda nasıl karşımıza çıkıyorsa bizim mesleğimiz bakımından da böyle. Yüzlerce avukatın çalıştırıldığı hiçbir avukatın bir dosyanın tamamına hakim olmadığı parça başı iş yapıldığı âdeta üretim sistemi içerisinde meslektaşlarımız mesleğini icra ediyor. Ve adına işçi avukat dahi denmiyor. Yani işçi sözcüğünü avukatlıkla yanana getirmek istemiyor meslektaşımız ama bu son derece çarpıcı bir gerçek. İşçi avukatlık gerçeği var hem Türkiye’de ki hem İstanbul’da ki avukatların ezici çoğunluğu işçi avukatlık yapmak zorunda. Mesleği serbest şekilde yürütemiyor, kendi bürosunu açamıyor. Kendi bürosunu açtığında ekonomik kaygılarla karşı karşıya. İşçi avukatlık yaparken de asgari ücretin altında ücret alan meslektaşımız var. Kendisiyle aynı mesleği yürüten kişiler patronu oluyor. Dolayısıyla bu mesleğin dayanışma kültürüne de aykırı bir şey. Bugün ki mevcut iktidar nasıl kutuplaşma ve rekabeti önceliyorsa avukatlık mesleğinde de böyle. Mesleki dayanışmadan ziyade işçi-işveren, sömüren-sömürülen pozisyonunda yer alıyor meslektaşımız. Bu da mesleğin sermayenin ihtiyaçlarına dolaysız biçimde açıldığının göstergesi. İstanbul Barosu’nun bu anlamda da bir politikası yok. İşçi avukat sorunu görmek için durumum adını doğru tespit etmek lazım. Ve buna uygun politika geliştirmek lazım bundan çok uzaklar.
Son beş yıldır siyasal rejimin karakterinden bahsettik. Biz avukatlar olarak artık savunma kürsüsün de kendimizi özgürce ifade edemiyoruz. Çünkü meslektaşımız duruşma salonlarından atılıyor, gözaltına alınıyor tutuklanıyor. Haklarında davalar açılıyor. Dolayısıyla savunma üzerinde çok ciddi baskıdan söz ediyoruz. “tehlikedeki avukatlar günü” iki defa Türkiye’deki avukatlara ithaf edildi. Yani bu tesadüf olamaz. Mesleğimizi yaparken ne kadar baskı altında kaldığımız iş seçerken ne kadar baskı altında kaldığımız ortada. Ama İstanbul Barosu’nun bununla ilgili de bir politikası yok. Yani savunma üzerinde ki baskıyı nasıl bertaraf edecekler meselâ böyle bir politikaları yok buna uğrayan avukat arkadaşlarımızın yanlarında görmedik.

“AVUKATLIK YAPTIĞIM İÇİN ÇOK DAVA AÇILDI”

Ben yargılandım, 1 yıl tutuklu kaldım. Hakkımda avukatlık mesleğini yürüttüğüm için çok sayıda dava açıldı. Örneğin Ankara katliamını, adliyenin önünde protesto ettik duruşma boykotu yaptık bunlardan dolayı yargılanıyoruz. Ama İstanbul barosu’nu yanımızda görmedik. Cizre’de, Sur’da insanlığa karşı suçlar işlendiğinde Taksimde basın açıklaması yaptık avukatlar olarak yargılanıyoruz örgüt propagandası yapmaktan. Yine İstanbul Barosu’nu yanımızda görmedik. Bunun gibi meslektaşına sahip çıkmayan savunmayı özgür biçimde icra ettiği için yargılanan avukatlara sahip çıkmayan bir barodan avukatlık adına savunma adına, Türkiye’de ki adaletsizlik adına bir çözüm olacağını beklemek bir hayâlden öteye geçmez. Bugün avukatların yaşadığı temel sorunlardan birisini stajyer avukatlarımız yaşıyor. Ruhsat gaspları sorunları var. Öğrencilik döneminde haklarında soruşturma ve kovuşturması olan meslektaşımıza ruhsatları verilmiyor. Öncelikle bu masumiyet karinesine aykırı bir durum. Haklarında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı yokken dahi meslektaşlarımızın ruhsatlarının verilmemesi çok temel bir sorun. Düşünmeyen sorgulamayan itiraz etmeyen bir avukatlık pratiği istiyor iktidar. Bu soruşturmalar sonucu ruhsat verilmemesi aynı zamanda iktidarın avukat olmak isteyenlere bir sopa göstermesidir. Siz demokratik bir eyleme katılırsanız size avukatlık yaptırmayacağız, ruhsat vermeyeceğiz demektir. Dolayısıyla şekillendirmeyi daha hukuk fakültesinde okurken yapmak istiyorlar. Ama baroların buna dönük anlamlı hiçbir politikası yok. Ruhsat gaspına uğrayan arkadaşlarımızın yanlarında olmazsak, Adalet Bakanlığının bu politikasına karşı çıkmazsak zaten on yıl sonra avukatlık mesleği diye bir şey de kalmayacak.
“ÖLÜM ORUCUNA İLİŞKİN FARKLI FİKİRLERİMİZ VAR”
Son olarak yakın zamanda yaşamını yitiren meslektaşımız Ebru Timtik’le ilgili bir şeyler söylemek isterim.
Hem saygıyla, hem özlemle anıyorum Ebru’yu. Çokça tartışıldı bir avukatın ölüm orucuna girmesi doğru muydu yanlış mıydı, yapılacak tek şey bu muydu. Bugün burada şunu tartışmak istemiyorum: ölüm orucu doğru muydu, yanlış mıydı. Elbette ki farklı fikirlerimiz var. Doğruda bulabiliriz yanlışta bulabiliriz önemli olan bu değil. Önemli olan bir avukat son derece haklı ve meşru taleple bir eyleme başlıyor dolayısıyla şartsız ve koşulsuz olarak onun ölümünü durdurmak için İstanbul barosu her şeyi yapabilmeliydi. İktidarın İçişleri bakanı meslektaşımızı itibarsızlaştırma çabası onu terörist gösterme çabasına karşı dimdik durabilmeliydi. Ama maalesef bunu yapamadı yine şaşırtmadı Durakoğlu. Bir baskı gördükten sonra yani bir hedef göstermenin hemen ardından bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Meslektaşımızın fotoğrafının İstanbul Barosu’na asılmasıyla ilgili ve ardından meslektaşımızın fotoğrafının indirilip Türk bayrağı astı. Şimdi hata meslektaşımızın fotoğrafının orada olması değildi. Türk bayrağıyla Durakoğlu neyi örtmek istiyor, hangi hatasını örtmek istiyor kendini nasıl lanse etmek istiyor, nasıl ifade etmek istiyor. Hâlbuki bir baro başkanının yapacağı asgari demokratik bir tutum sergileyebilmekti. Maalesef meslektaşımızın yaşamını yitirmesinden sonra dahi bu asgari tutumu gösterememiş oldu.