11 Temmuz 2020, Cumartesi

Prof. Dr. Cemal Taluğ: Gıda sisteminde etik değerler odağa alınmalı

Elif Şahin-HamidiBütün yazıları
1979 doğumlu. 1998 yılında Trakya Üniversitesi EMYO Serigrafi Bölümünden, 2004 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın-Yayın Bölümünden mezun oldu. Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Anabilim Dalı-İnsan Hakları Yüksek Lisans Programı’nı bitirdi. Kitap değerlendirme yazıları, yazarlarla yaptığı söyleşiler ve hazırladığı dosya konuları Remzi Kitap Gazetesi, Roman Kahramanları, İyi Kitap, Cumhuriyet Kitap Eki, SoL Kitap Eki, Aydınlık Kitap Eki, Varlık, Tempo Kitap, Arka Kapak, Trip Dergi, Sabitfikir, sabitfikir.com, kulturservisi.com, kitapeki.com, edebiyathaber.net, isimizgucumuzkitap.com, zeroistanbul.com, bilmekvaktidir.com, Ajan Literer, K24, gazeteduvar.com, NewsLab Turkey, Dokuz8Haber gibi farklı mecralarda yayınlandı/yayınlanıyor.

Tarım ve Gıda Etiği Derneği Başkanı Prof. Dr. Cemal Taluğ, “Açlık küresel gıda arzının önemli ölçüde yükselmiş olmasına karşın devam ediyor. Ürettiğimizi adil paylaşmayı bilmediğimiz, beceremediğimiz ya da istemediğimiz acı bir gerçek. Açlığı yenmek için önce yoksulluğu yenmek zorundayız” ifadelerini kullandı.

Gelişen teknoloji sayesinde bugün dünya nüfusuna yetecek olandan çok daha fazla gıda üretimi yapıldığını biliyoruz. Ancak buna rağmen bugün dünyada yeterli gıdaya ve içme suyuna erişim hâlâ büyük bir sorun. Sahraaltı Afrika’da ve dünyanın pekçok yerinde milyonlarca insan hâlâ açlıktan ve susuzluktan ölüyor. Yoksulluk, aşırı tüketim, israf ve sosyal adaletin olmayışı gibi birçok neden, açlık sorununu beslemeye devam ediyor. Açlıkla mücadelede “gıda hakkı”, “tarım ve gıda etiği” gibi kavramlar ise önemli bir yere sahip. Tarım ve gıda sisteminin insanın, toplumun ve doğanın esenliği doğrultusunda daha adil, paylaşımcı ve sürdürülebilir bir biçimde dönüştürülebilmesinin ancak etik farkındalıkların ve duyarlılıkların odağa alınmasıyla mümkün olacağını söyleyen Tarım ve Gıda Etiği Derneği Başkanı ve Ankara Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ ile açlık, yoksulluk, gıda hakkı, tarım ve gıda etiği üzerine konuştuk.

Başkanı olduğunuz derneğin adında da bulunan “Tarım ve Gıda Etiği” nedir tam olarak? Bu alandaki çalışmaların gelişiminden söz eder misiniz?

Tarım ve gıda etiği, kendisinden önce gelişen “çevre etiği” ve “biyoetik” disiplinlerinden sonra ortaya çıkan ve bu iki alandan etkilenen ve beslenen, oldukça genç bir uygulamalı etik disiplinidir. Etiğin insanlararası ilişkiler yanında, insanın doğa ile ilişkisini de kapsaması için çağrı yapan ve doğaya insan merkezli bakışın terk edilip, yaşam merkezli bir anlayışın egemen kılınmasını öneren filozof ve yazar Aldo Leopold, çevre etiğinin öncüsü olarak kabul edilmektedir. 1971 yılında Bioethics: A Bridge to the Future adlı kitabını yayınlayan ve Leopold’a ithaf eden onkolog ve biyokimyacı Van Rensselaer Potter biyoetiğin dört bileşenini biyoloji, ekoloji, tıp (sağlık) bilimi ve insan değerleri olarak sıralar. Michigan Eyalet Üniversitesi, W. K. Kellogg Tarım, Gıda ve Toplum Etiği Kürsüsü Başkanı olan Paul B. Thompson tarım etiğinin öncüsü sayılmaktadır. Thompson, 1995 yılında yayınlanan The Spirit of the Soil isimli kitabında tarım etiğini, çevre etiğinin bir yan dalı olarak nitelendirmiştir. Daha sonra gıda etiği kitapları da yazan Thompson’un, D. Kaplan ile birlikte editörlüğünü yaptığı, 1860 sayfalık Encyclopedia of Food and Agricultural Ethics (2014) tarım ve gıda etiği akademisyenlerinin başlıca başvuru kaynağıdır. Gıda etiği kavramını ilk kullanan bilim insanı ise Nottingham ve Lincoln Üniversitelerinde biyoetik profesörü olan Ben Mepham’dır. Gıda etiği kavramının günışığına çıkışı 1996 yılında Ben Mepham’ın editörlüğünde yayınlanan Food Ethics kitabıyla olmuştur. Mepham, daha sonra Londra’da Food Ethics Council’in kurucu direktörü olarak görev yapmıştır. Söyleşimizin bu noktasında derneğimiz açısından önem taşıyan bir bilgi paylaşımında bulunmak isterim. Türkiye Biyoetik Derneği’nin öncülüğünü yaptığı kısa adı TARGET olan bir AB projesi çerçevesinde, 2016 Mart ayında, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde “1. Tarım ve Gıda Etiği Kongresi”ni düzenlemiştik. “Uluslararası katılımlı” olan bu kongrenin iki açış konuşmasından birisini değerli hocamız İoanna Kuçuradi, diğerini ise Paul B. Thompson yapmıştı. Aynı kongreye Food Ethics Council adına mütevelli heyet üyesi değerli dostumuz Geoff Tansey bir çağrılı bildiri ile katılmıştı. Bu yıl “2. Tarım ve Gıda Etiği Kongresi”ni, “uluslararası kongre” olarak 24-25 Ekim tarihlerinde İzmir Ekonomi Üniversitesi ile birlikte İzmir’de düzenlediğimizi de duyurmak isterim.

TARIM VE GIDA ETİĞİNİN ÖNEMİ

Tarım ve gıda etiğinin Türkiye’deki durumunu ve bu alanı neden önemli gördüğünüzü öğrenebilir miyim? Ayrıca tarım ve gıda alanındaki sorunların çözümünde etiğin, etik bilginin önemi nedir?

Tarım ve gıda etiği bundan yaklaşık otuz yıl önce tarım ve gıda sisteminde yaşanan değişimlerin Batı dünyasında yarattığı derin kaygı ve endişelere dayalı olarak doğdu. Ülkemizde de aynı sorunlar yaşanmasına, benzer kaygı ve endişelerin dile getirilmesine ve kimi olumlu girişimlerin hayata geçirilmesine karşın, tarım ve gıda ile “etik” arasındaki buluşma çok daha yenidir. Bilindiği gibi tarım ve gıda ile ilgili konular son yıllarda, dünyada olduğu gibi ülkemizde de toplum gündeminde daha çok yer almaktadır. Medyaya yansımalarından da tanığı olduğumuz bu ilgiyi kimi zaman yükselen gıda fiyatları, kimi zaman tenhalaşan köyler ve boş bırakılan tarlalar, kimi zaman gıdalarda bulunan kimyasal kalıntılar ya da GDO’lu ürünler, kimi zaman yakalanan kaçak etler ya da karşılaşılan çeşit çeşit gıda hileleri, kimi zaman medyada artan “mutlaka yenmeli” ile “zinhar yenmemeli” uçları arasında kronikleşen bilgi kirliliği, kimi zaman mevsimlik tarım işçilerinin sosyal güvenlikten yoksun ve çok ağır çalışma ve yaşam koşulları, kimi zaman hayvan yetiştiriciliğinde yaygınlaşan acımasız uygulamalar, kimi zaman da toprakların çoraklaşması, suların kirlenmesi, biyo-çeşitliliğin yok olması ya da karbon salınımını umursamayan tarımsal üretim faaliyetleri nedeniyle gelecek kuşaklara yaşanamayacak bir dünya bırakmakta olduğumuz gerçeğini tetiklemektedir. Bu ilgiyi her dokuz kişiden birisinin yatağa aç girdiği dünyamızda, aynı zamanda toplam tarımsal üretimin yaklaşık üçte birinin kayıp ya da israf edilmekte olduğu; birçok ülkede aç insan sayısı artmaya devam ederken aynı ülkelerde aynı zamanda aşırı gıda tüketiminin ve obezitenin de arttığı; tarımsal kimyasalların üretimi ve ticaretinde tekelleşen uluslarüstü firmaların aynı zamanda insan ilâçları alanında da dev üreticiler oldukları gibi ironik olgular tetiklemektedir. Bu yükselen ilgiye karşın, tarım ve gıda sisteminde yaşananların etik boyutlarını tanımlama, etik farkındalık ve duyarlılıklar geliştirme konusunda henüz yolun başındayız. Tarım ve gıda etiği, çeşitli katmanlardan ve süreçlerden oluşan tarım ve gıda sisteminin değer sorunlarını inceler. Etik bakış açısı, tarım ve gıda sisteminin, insanın, toplumun ve doğanın esenliği ekseninde geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için bize ışık tutar. Tarım ve gıda etiği, insanların tarım ve gıda sisteminde bulunan mevcut ve muhtemel etik sorunlar üzerinde daha özenli, daha kapsamlı ve daha sistemli düşünmelerini, etik değerlendirmeye dayanan, daha anlamlı ve daha doğru sorular sormalarını ve sorgulamalar yapmalarını sağlayan bir disiplindir. Düşünen, değerlendiren, sorgulayan ve değerlerini davranışlarına yansıtma kaygısı güden insanlar hem “iyi tüketici” ve “iyi yurttaş” olmaya çalışırlar hem de bu alandaki kamu politikalarının oluşumuna katkıda bulunma yollarını aramaya başlarlar. Özetle, tarım ve gıda sisteminin insanın, toplumun ve doğanın esenliği doğrultusunda daha adil, paylaşımcı ve sürdürülebilir bir biçimde dönüştürülebilmesi ancak etik farkındalıkların ve duyarlılıkların odağa alınmasıyla olanaklıdır.

“GIDA HAKKI TEMEL İNSAN HAKLARINDAN BİRİSİDİR”

Gıda hakkına erişimin mümkün olmaması durumunda, insanların sağlık hakkı ve yaşama hakkı bile ellerinden alınmış oluyor. Gıdanın hak olarak tanımlanmasının önemi hakkında konuşabilir miyiz?

Gıda hakkı, her bireyin her zaman için kişisel ya da topluluk halinde yeterli ve nitelikli gıdaya fizikî ve/veya ekonomik olarak erişebilme hakkıdır. Bilindiği gibi, İoanna Kuçuradi Hocamız, insanların doğuştan gelen haklara sahip olmasını, insanın değerli bir varlık olmasıyla açıklar ve insanın değerli oluşunu ise onun değerler yaratabilmesine bağlar. Bu anlamda insanların insan olmaktan kaynaklanan haklarının tümü önemlidir ve her insan için ayırımsız sağlanması gerekir. Gıda hakkı temel insan haklarından birisidir. Gıda ve sağlık hakkına erişmeden insanın fizikî gelişimi ve aktif bir yaşamı söz konusu olamaz. Kuşkusuz, insanların doğrudan üreterek ya da çalışıp para kazanarak gıdaya erişmeleri esastır. Bu anlamda gıda hakkı, çalışma hakkı ve sosyal güvenlik hakkıyla da bağlantılıdır. Ancak üretme ve çalışma olanağı olmayan insanların da gıdaya erişiminin sağlanması bir sadaka değil, bir kamusal görev ve sosyal haktır. İnsan hakları, ayırımsız tüm insanların özgürlüğünü ve onurunu güvence altına alma amacını taşır. Bu konuda son olarak yine Kuçuradi’ye sözü bırakarak “insan haklarının etik bir yaşam için gereken ortamı tanımladığı, dolayısıyla insanın değerlerini yaşama geçirme olanağının önkoşulu olduğunu” belirtelim.

Bir insan hakkı olarak gıda hakkı, evrensel belgelerde nasıl yer almaktadır? Bunun yaşama yansıması nasıldır?

Çağdaş insan hakları hareketi İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletlerin kurulmasının ardından 1948 yılında Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin onayı ile başlar. Bu beyanname ile gıda hakkı, “açlıktan kurtulma bağlamında” insan haysiyeti kavramından kaynaklanan temel bir insan hakkı olarak uluslararası hukuk kapsamına girmiştir (Madde: 25.1). Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin (1966) 11. maddesinde ise “açlık yaşamama her insanın için temel hak olarak belirlenmiştir.” Bu sözleşme Türkiye dâhil 160 ülke tarafından imzalanarak ülkelerin iç hukukuna aktarılmış bulunmaktadır. Bunun anlamı herkesin, yeterli, sağlıklı ve uygun fiyatlı gıdaya erişiminin kamu yöneticilerinin görevi ve sorumluluğu olduğudur. Bugün daha ileri bir adım olarak dünyada 30’dan fazla ülkenin anayasasında gıda hakkı bir insan hakkı olarak yer almıştır. İnsan haklarının izlenmesi için kurulan BM komitesi 1999 yılında gıda hakkı ile ilgili açıklayıcı bir belge olan “General Comment 12”yi yayınlamıştır. Belgeye göre gıda hakkı, erişilen gıdanın (a) miktar ve kalite açısından bireyin beslenme ihtiyaçlarının karşılanmasına yeterli olmasını, (b) besin değeri ve güvenilirlik bakımından uygun olmasını, (c) kişinin kültürel özelliklerine uyum göstermesini ve (d) gelecek nesillerin haklarının da göz önüne alınarak doğaya saygılı bir biçimde üretilmiş olmasını kapsamaktadır. Bugün insanlık yapay zekâ ya da genetik mühendisliğinde bu denli yol almışken “açlık olgusu” nasıl oluyor da hâlâ ve inatla “ben buradayım” demeye devam ediyor? Açlığı hâlâ konuşuyor olmamız kuşkusuz insanlığın en büyük ayıbıdır. Önce sizinle Birleşmiş Milletlerin, 2018 SOFI Raporunun kimi önemli bulgularını paylaşayım: “dünyada aç insanların sayısı, önceki yıllarda gözlenen azalmalara karşın, son üç yılda hiç ara vermeden artış eğilimi göstermektedir. Açların sayısı 2017 yılında 821 milyon olmuştur. Bu sayı bir yıl öncesine göre 17 milyon fazladır ve neredeyse 10 yıl öncesindeki sayıya eşittir.” Rapor, bu olumsuz gelişmeyi büyük ölçüde (a) bölgesel çatışmalar ve savaşlara, (b) iklim değişikliğinin etkilerine ve (c) küresel ekonomideki yavaşlamaya dayandırmakta, bu gidişle “Gündem 2030”da ortaya konan açlığın yeryüzünden tamamen silinmesi hedefine ulaşmanın imkânsızlığının altını çizmektedir. Bu hedefe ulaşılamaz ise, bizler açlığın yeryüzünden silinmesi için hedef konulup, sonra bu hedefe erişilememesi ile bir kez daha karşılaşmış olacağız. Çünkü bugüne değin açlık konusunda ortaya konan hedeflere ne yazık ki hiçbir zaman erişilememiştir. Bakın birkaç örnek vereyim: John F. Kennedy, 1963 Dünya Gıda Kongresi açılış konuşmasında “İçinde yaşadığımız dönemde açlığın hâlâ var olması hem ahlâkî hem sosyal boyutuyla kabul edilemez bir olgudur. İnsanlarının yarısının tok, diğer yarısının aç olduğu bir dünyada ne barış yaşayabilir ne uygarlık ilerleyebilir. Bugün ABD’de ortalama bir çiftçi 1945 yılında ürettiğinin üç katını üretebiliyor. Artık, insan uygarlığı olarak dünya tarihinde ilk kez açlığı kendi yaşam süremiz içinde yok edebilecek yetkinliğe ve kapasiteye ulaşmış bulunuyoruz. İlk defa sorunu çözecek gücümüz var ve yine de dünyada açlık devam ederse, bu bizim kuşağın yüz karası olacak” demişti. Henry Kissinger da 1974 FAO Gıda Zirvesinde “açlığın on yıl içinde tarihe karışacağını” ilân etmişti. 1996 yılında, 187 ülke tarafından imzalanan Roma Gıda Güvencesi Deklarasyonu, açlığı yok etmekten daha farklı bir hedef koyarak, sayıları 1 milyara yaklaşan açların sayısının 2015 yılına kadar yarıya indirilmesini hedefledi. 2002 Gıda Zirvesinde yeni hedef olarak 2030 yılında açların sayısının 440 milyona indirilmesi hedefi belirlendi. Bunların hepsi hüsran ile sonuçlandı. Son olarak SOFİ 2018 Raporu acil önlemler alınmazsa “Gündem 2030” hedefi olan “sıfır açlık”ın yakalanamayacağını bildiriyor.

Sosyal adaletsizlik, eşit haklara sahip olamamak, yoksulluk açlığın sebepleri arasında yer alıyor. Çeşitli sosyal yardım programlarıyla açlık sorununu çözmek mümkün değil. Bu bağlamda açlık ve etik ilişkisini biraz açar mısınız?

Gıda etiğinin başlıca alanlarında çalışıp açlık konusunu görmezden gelen bir akademisyen ya da yazar herhalde yoktur. Filozof ve yazar Peter Singer’in Doğu Bengal’de yaşanmakta olan kıtlığı ele alarak açlık konusunu ahlâkî ve etik açıdan tartıştığı bir makalesi (“Famine, Affluence, and Morality”, Philosophy and Public Affairs. Princeton University Press (Spring 1972), 1 (3): 229243) büyük yankılar yaratmıştır. Singer, aç insanlara yardım edilmesinin bireylere düşen bir sorumluluk olduğunu belirtmenin yanında eşitlik ilkesinin önemini de vurgulamıştır. “Aç bireyin kim olduğuna ve nerede yaşadığına bakılmaksızın yardımda bulunmak etik bir ödevdir” demiştir. Uluslararası Gıda Yardımlarının başlaması ve gelişmesinde Singer’in ortaya koyduğu bu anlayışının önemli etkisi olmuştur. Açlık karşısında ne yapmalı sorusunu Singer’den yaklaşık on yıl sonra ve ondan farklı bir yaklaşımla ele alan bir başka yayın (Amartya Sen, 1981, Poverty and Famines: An Essay on Entitlement and Deprivation, Clarendon Press, Oxford) da dünyada büyük ilgi uyandırmıştı. İktisat biliminde etik boyutun vazgeçilmezliğini vurgulayan eserleriyle 1998 yılı Nobel Ekonomi Ödülüne layık görülen Batı Bengal kökenli, Hintli bilim insanı Amartya Sen bu eserinde: “Açlıkla mücadele kurumsal olarak yapılmalıdır. Kişinin kendi gıda gereksinmesini karşılayacak kapasiteye ulaştırılması temel hedef olmalıdır. Kalkınma eşitsizlikler yaratmamalıdır” demekteydi. Doyuran-doyurulan ilişkisinin sür-git devamının her açıdan yanlış olduğunu vurgulayan Sen’in yaklaşımı, çok bilinen Çin özdeyişini akla getiriyor: “Birisine bir balık verirsen bir gün doyar, balık tutmasını öğretirsen her gün.”

“AÇLIĞI YENMEK İÇİN ÖNCE YOKSULLUĞU YENMEK ZORUNDAYIZ”

Gelişen teknoloji sayesinde bugün dünya nüfusuna yetecek olandan çok daha fazla bir üretim yapıldığını biliyoruz. Bu durumda yeryüzünde aç insan kalmaması gerekiyor, ama gerçek böyle değil. Dünyada mevcut gıda üretiminin bütün insanlara fazlasıyla yetecek miktarda olduğu gerçeği, doğal olarak “yoksulluk” olgusunu akla getiriyor. Açlık sorununun çözümü, yoksulluk sorununu çözmekten mi geçiyor acaba?

Açlık küresel gıda arzının önemli ölçüde yükselmiş olmasına karşın devam ediyor. Ürettiğimizi adil paylaşmayı bilmediğimiz, beceremediğimiz ya da istemediğimiz acı bir gerçek. Ayrıca unutmayalım ki, FAO verilerine göre gıda kayıpları ve israfı üretilen gıda miktarının yaklaşık üçte birine ulaşmaktadır. İnsanlığın bir başka gerçeği de aşırı kilolu olmanın dünyanın her yerinde artmakta oluşudur. Açlığı yenmek için önce yoksulluğu yenmek zorundayız. Bu nedenle toplam 17 maddeden oluşan “Gündem 2030”un ilk maddesi “no poverty” olarak belirlenmiştir. Açlık, yoksulluk ve gıda hakkı arasındaki ilişkiyi en güzel ortaya koyan cümle bence, BM Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) 2007 yılı gıda günü için seçtiği şu slogandır: “Yoksullar gıda yardımının nesnesi değil, gıda hakkının öznesidir”. Birleşmiş Milletler, bireylerin günlük gelirini yoksulluk ölçütü olarak ele almaktadır. Bireyin gelirinin belli bir düzeyin üstüne çıkarılması yerine son zamanlarda yoksulluğun belirlenmesinde bir başka gösterge önem kazanmaya başlamıştır. Refahın toplum içinde ne ölçüde adil paylaşıldığına dayalı bu gösterge, toplumdaki yüzdelere ayrılmış katmanların ulusal gelirden aldığı payı temel alıyor. Yoksulluğu yenmek için bir toplumda en alttaki yüzde 40’ın ulusal gelir içindeki payını yükseltmek gerektiği belirtiliyor. Eşitlik içinde kalkınmayı anlatmak üzere ortaya konan kucaklayıcı, kaynaştırıcı toplum (inclusive society) terimini son yıllarda sıkça duyuyoruz. Bütün bunlara karşın, bugün egemen olan ekonomik politikaların, zengini daha zengin yaparken, yoksulluğun sür-git kalıcılığına neden olduğunu, yoksulluğun yok edilmesi yerine, “yönetimine” dayandığını belirtmek gerekiyor. Bu konuda son olarak, açlığın gıda üretiminden çok yoksulluk ile bağlantılı olduğunu görmemizin, bizi gıda üretiminin öneminden uzaklaştırmaması gerektiğini söylemek isterim. Evet, 1960’lardan bu yana gıda arzının artışı, nüfus artışından fazla olmasına karşın, açlık yok olmadı. Ancak nüfus artışının devam etmesi, az gelişmiş ülkelerde birey başına tüketilen gıda miktarının artması ve çeşitlenmesi 2050 yılında dünyada yüzde 50 daha fazla gıdaya ihtiyacımız olacağı tahminini ortaya çıkarmaktadır. Doğal kaynakları büyük ölçüde tahrip olmuş ve iklim değişikliğinin tehdidi altında bulunan dünyamızda, yeterli gıda üretimi açısından kuşkusuz teknolojik gelişmelere ihtiyacımız vardır, ama tarım ve gıda sisteminde etik değerleri odağa alan bir yaklaşıma olan ihtiyacımız çok daha büyük ve yaşamsaldır.

“DÜNYADA HER 10 KİŞİDEN 3’Ü GÜVENİLİR TEMİZ SUYA ERİŞİMDEN YOKSUN”

Gıdanın yanı sıra insanın üretme olanağı olmayan suyu da ihmal etmemek gerek. Bugün dünyada su hakkı/yeterli suya erişim hâlâ büyük bir sorun. Suya adil erişimin sağlanmaması nelere yol açabilir?

Su hakkı, yaşam hakkını gerçekleştirmeyi en fazla etkileyen insan hakkıdır. Dünyada ekonomik olarak kullanılabilir tatlı su kısıtlıdır ve artan nüfus, aşırı tüketim ve kirlenme nedeniyle giderek kıtlaşmaktadır. Suyun dünya üzerinde dağılımı da dengeli değildir. Bugün dünyada her on kişiden üçü güvenilir temiz suya erişimden yoksundur. OECD, 2030 yılında dünya nüfusunun yüzde 47’sinin çok ciddî su sorunu olan alanlarda yaşayacağını öngörmektedir. Bu süreçte yaşanamayacak hale gelen, yani yok olan kentler görüleceği, su mültecilerine ve hatta su savaşlarına tanık olunacağı da belirtilmektedir. Aslında sıralanan bu olguların şimdiden yaşanmaya başladığını söylemek de abartılı olmaz. Suya herkesin adil olarak erişimi sağlanamazsa, yaşam kaynağı suyun, büyük çatışmaların ve insanî felaketlerin kaynağına dönüşmesi kaçınılmazdır. Dünyanın pek çok yerinde tatlı sular kendilerini yenileme kapasitelerinin çok üzerinde tüketiliyor. Yeraltı suları hızla çekiliyor, göl ve nehirler kirleniyor. Artan nüfus için temiz su bulmak güçleşiyor, tarım, enerji, kentsel kullanım ve endüstri arasındaki rekabet kızışıyor. İklim değişikliğinin getirebileceği bölgesel kuraklıklar da sorunu genişletiyor. Suyun giderek daha fazla ticarî bir mal ve rant aracı haline gelmesi ve bu alanda uluslarüstü dev firmaların varlığı da su hakkını tehdit etmektedir. Tarım ve gıda suya bağımlıdır. Dünyada temiz suyun yüzde 70’i tarımda kullanılıyor. Gelecekte tarım için aynı miktarda suya erişme olanağımız yok. Bu nedenle “su yönetimi” çok önemli bir konudur. Suyun her damlası çok değerlidir. İyi korunmalı ve uygun kullanılmalıdır. Damla sulama, tek sulama yöntemi olmalıdır. Yağmur sularından daha verimli yararlanmaya yönelik “su hasadı” teknikleri etkin biçimde uygulanmalıdır. Tarımsal üretimde suları kirleten kimyasal gübre ve ilâçların kullanılması mümkün olan en alt düzeye indirilmelidir.

Son olarak iklim değişikliğine gelmek istiyorum: İklim değişikliğinin dünyada ve Türkiye’de tarımsal yapıya ve gıda güvenliğine ne gibi etkileri oluyor günümüzde ve gelecekte neler bekliyor insanlığı?

Hubert Reeves bizlerin durumunu şöyle tanımlıyor: “İnsan etkinlikleri küresel ısınmayı tetikledi. Şimdi acemi büyücüler gibiyiz, süreci başlattık ama nasıl durduracağımızı bilmiyoruz.” Birleşmiş Milletler, 2018’in son günlerinde iklim değişikliğiyle küresel mücadele çabalarının hedefin çok gerisinde kaldığını bir kez daha vurguladı. ABD’nin 2015 Paris İklim Anlaşmasından çekilmesi ve ne yazık ki Türkiye de dahil bir kısım ülkenin bugüne değin anlaşmayı imzalamamış olması nedeniyle, hızla dönüşü olmayan bir yola doğru sürükleniyoruz. Bu alanda belki de tek umutlu gelişme, 16 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg’in ateşlediği gençlik hareketiyle 15 Mart 2019 günü iklim krizi için “okulu kırma” eyleminde 125 ülke ve 2000’den fazla yerleşimde 1 milyondan fazla öğrencinin küresel okul grevi gerçekleştirmesi oldu. Umarım, gençler kendi geleceklerine sahip çıkmada başarılı olurlar.

NOT: Bu söyleşi, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Bülteni’nin 5. sayısında yayınlanmıştır. Temmuz 2019, sayı 5.

Son Haberler

Boğulan çocuğu kurtarmak isterken 11 kişi hayatını kaybetti

Mısır’ın sahil kenti İskenderiye’de, denizde boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarmak için suya giren 11 kişi çocukla birlikte dalgalara yenik düşerek boğuldu. İskenderiye Yazlık ve...

Murat Ağırel’in tedavisi için avukatlarından dilekçe

Tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevin'de bir süredir diş ağrısı ile mücadele eden gazeteci Murat Ağırel'in tedavisinin gerçekleştirilmesi için avukatları İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na dilekçe verdi. MİT mensubunun cenaze...

Sakarya’da tahliye işlemleri devam ediyor

Sakarya'nın Hendek ilçesindeki havai fişek fabrikasında meydana gelen patlamanın ardından bölgedeki patlayıcı maddelerin tahliyesi için bomba imha uzmanları çalışmalarını sürdürüyor. Yukarıçalıca mevkisindeki havai fişek fabrikasında...

Şile plajlarında sosyal mesafe kuralları hiçe sayıldı

İstanbulluların hafta sonları genellikle ziyaret ettikleri Şile plajlarında, koronavirüs salgınına rağmen bu hafta büyük bir yoğunluk yaşanırken insanların sosyal mesafeyi hiçe saydığı görüntüler ortaya...

Çok Okunanlar

Küçükçekmece Belediyesi’nden kedi katliamı

İstanbul Küçükçekmece'de iddiaya göre, belediye görevlileri tarafından çöp konteynerlerine onlarca kedinin cansız bedeni atıldı. Küçükçekmece'de belediye görevlilerinin çöp konteynerlerine poşetlerin...

Sağlık Bakanlığı’ndan düğün genelgesi: Düğünler serbest ama halay çekmek yasak

Sağlık Bakanlığı, koronavirüs nedeniyle düğünlerde alınacak tedbirleri yayımladı. Buna göre, düğün salonlarına maskesiz girilemeyecek ve halay çekilemeyecek. Sağlık Bakanlığı tarafından...

Erdoğan’ın 2019’da “Ayasofya’yı cami yapın” talebine yanıtı: “Ben bu oyuna gelmem”

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2019 tarihinde katıldığı bir yayında Ayasofya'nın açılmasına yönelik taleplere, "Onun bizim için faturası çok daha ağırdır. Ben...

“Cinsel saldırı olayını kapatmaya çalıştılar ve faili kolladılar”

SOL Parti üyesi avukat İ.K., partide yetkili bir erkek tarafından cinsel saldırıya uğradığını iddia etti. Sol Parti yönetimi tarafından...

Türkiye’de satılan ibuprofen içeren ilaçlar

Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüs (COVID-19) semptomları olan kişilerin Ibuprofen ilacını almaktan kaçınmasını önerdi. DSÖ sözcüsü Christian Lindmeier dün Cenevre'de yaptığı...

Gözden Kaçmasın