Kapitalist moderniteyi yalnızca sömüren ve sömürülen arasındaki düz, kaba ve doğrudan bir ilişki olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü sistem, tahakkümünü yalnızca zor ve emek sömürüsü üzerinden değil; insanın yaşamla, toplumla, doğayla ve hatta kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi dönüştürerek kurar. Bu nedenle kapitalizm sadece emeği sömürmez; bağımlılık ilişkileri üreterek bireyi ve toplumu kendisine muhtaç hale getirir. Bu sistem tüketimden sağlığa, kent yaşamından teknolojiye, güvenlikten gündelik ihtiyaçlara kadar yaşamın bütün alanlarına yayılmış çok katmanlı bir bağımlılık rejimidir.
İnsan doğadan, üretimden, toplumsallıktan ve kendi öz örgütlülüğünden koparıldıkça sistem karşısında daha savunmasız hale gelir. Çünkü bağımlılık bireyin ve toplumun kendi kendini var etme yeteneğinin aşındırılmasıdır. Toplumun kendini sağaltma kapasitesinin yok edilmesidir.
Bugün sağlık alanında yaşanan kriz tam da bunun somut örneğidir. Sağlık artık kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp satın alınabilir bir hizmete dönüştürülmüştür. Önce toplumun kendini sağaltma yeteneğini kaybettirip, elinden alıp, sağlıksız yaşam koşulları yaratılmakta, ardından bu sağlıksızlığın "çözümü" için insanları piyasaya yönlendirmekte, buna mecbur kılmaktadır. İnsanlar kötü beslenmeye, stresli çalışma yaşamına, kirli kentlere, hareketsizliğe ve yalnızlığa mahkûm edilmekte; sonra da bu düzenin yarattığı hastalıklar üzerinden devasa sağlık endüstrileri büyütülmektedir.
Bu nedenle sağlıkta bağımlılık, genel bağımlılık sisteminin en görünür biçimidir.
Sağlıklı olma hali aynı zamanda özgür olma halidir. İnsan ve sistem arasında sağlık üzerinden kurulan ilişki despotizme varacak nitelikte sert ve sömürgendir. Çünkü sağlıklı toplum kendi yaşamını örgütleyebilir, kendini savunabilir, dayanışma geliştirebilir. Sağlıksızlaştırılmış toplum ise korkuya, yalnızlığa ve çaresizliğe itilir. Bağımlılık tam da burada devreye girer. Bağımlı birey savunmasız bireydir. Savunmasız birey ise sömürüye daha açık hale gelir.
Kapitalizmin üç temel ayağı olan endüstriyalizm, ulus-devlet ve kâr maksimizasyonu bağımlılık politikalarının temel taşıdır.
Endüstriyalizm insanı doğadan koparır. Üretimi toplumsal ihtiyaç için değil, sınırsız tüketim için organize eder. İnsan artık üretici değil tüketici kimliğiyle tanımlanır. Tüketim arttıkça bağımlılık derinleşir.
Ulus-devlet toplumu merkezileştirerek yerel dayanışma ağlarını zayıflatır. Toplumsal farklılıkları bastırırken bireyi devlet ve piyasa arasında yalnızlaştırır. Yalnızlaşan insan daha kolay yönlendirilir.
Kâr maksimizasyonu ise yaşamın her alanını piyasaya çevirir. Sağlık, eğitim, barınma, su, gıda hatta insan ilişkileri bile alınıp satılan meta haline gelir. Böylece toplum kendi yaşam araçları üzerindeki denetimini kaybeder.
Bugünün kentleri de bu bağımlılık düzeninin merkezleridir. Doğasından koparılmış insan büyük kentlerde yüksek vergilere, borçlanmaya, kiraya, tüketime ve yalnızlığa mahkûm edilir. Kent yaşamı çoğu zaman özgürlük olarak sunulur; oysa gerçekte insanı sisteme daha fazla bağımlı hale getiren devasa bir kuşatma alanına dönüşür.
Kapitalizm tam da bu noktada “bireysel özgürlük” yanılsamasını üretir. Oysa toplumsallığını kaybetmiş bireyin özgürlüğü gerçek değil, tüketim üzerinden kurulmuş yapay bir serbestliktir. Çünkü gerçek özgürlük yalnız başına değil; dayanışma, örgütlülük ve toplumsallık içinde mümkündür.
Toplumsal olanın öz savunma yeteneği vardır. Mahallenin, dayanışmanın, kolektif üretimin, ortak hafızanın olduğu yerde sömürünün sınırları daralır. Fakat bireyselleşmiş, örgütsüz ve yalnızlaştırılmış insan sistem karşısında korunaksızdır.
Bu nedenle bağımlılık yalnızca bireysel bir sorun değil; politik bir sömürgeleştirme biçimidir.
Bağımlı toplum özgür olamaz. Sağlıksız toplum demokratik olamaz. Toplumsallığını kaybeden toplum kendini savunamaz.
Dolayısıyla bağımlılığa karşı mücadele toplumsallığı, sağlığı, doğayı ve kolektif yaşamı yeniden kurma mücadelesidir. İnsanları birbirinden koparan değil birbirine yaklaştıran; tüketimi değil paylaşımı büyüten; bağımlılığı değil öz örgütlülüğü güçlendiren bir yaşamı inşa etmek bugün en temel özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele toplumsallığı da ekolojik kentleri de özgür yaşamı da inşa etmenin temel aracıdır.


