Bireyin kendi karakteri ve genetik özellikleri kadar, ailesinin, yaşadığı toplumun ve medyanın kararlarımız üzerinde o kadar büyük etkileri var ki bir bakmışız hepimiz azılı bir suçlu olmuşuz Joker gibi… Ha o kadar kolay değil diyeceksiniz; peki Joker için neden kolay oldu bu? Bakalım…

(Dikkat, yazı ikinci paragraftan sonra spoiler içerir)
Hepimizin bildiği gibi ‘Joker’ filmi 4 Ekim’de vizyona girdi. Sıradan bir seyirci olarak filmi ve özellikle müziklerini çok beğendiğimi söyleyeyim baştan. Bir psikolog olarak da psikozu, davranım bozukluğunu, duygusal kontrolsüzlüğü ve çocuk istismarının ruhunda ve beyninde bıraktığı izleri, oyunculuğuyla çok iyi yansıtan Joaquin Phoenix’i çok etkileyici buldum. Tabi herkes benim ile aynı görüşte değil; filmi acımasızca eleştirenler, film sonrası hayal kırıklığına uğrayanlar ya da bu mudur diye yakınanlar…
Ulusal ve uluslararası medyadan takip ettiğim kadarıyla eleştirileri iki grupta toplayabilirim. İlk gruba filme dair teknik eleştiriler adını verebilirim. Örneğin, görüntü kalitesi ve açılarının kötü olması ya da senaryonun zayıflığı… Sinema bilimine yeterince hâkim olmadığım ve eleştirmen olacak kadar yoğrulmadığım için bu konu hakkında yazmamın faydasız olacağı görüşündeyim. Ancak bol spoiler içerecek bu yazımda ben, daha çok ikinci gruptaki eleştirileri irdelemek istiyorum: Filmin suçu yüceltip yüceltmediğine, suçluyu övüp övmediğine… Filmin bir şaheser mi yoksa tehlike mi olduğunu… Bana göre film suçu yüceltmiyor; aksine bir suçlunun suçlu olmasına yol açan etkenleri gözümüze sokuyor. Ben bu etkenleri aile, birey, toplum ve medya dörtgeninde film üzerinden örneklendirerek açıklamaya çalışacağım.
Joker gibi çeşitli psikiyatrik hastalıkları olan birini incelerken çok boyutlu bir bakış takınmamız gerekmektedir. Psikoloji derslerinde sıklıkla üzerinde durulan ‘biyopsikososyal model’ bu bakışı çok güzel özetler. Birçok araştırmada da bahsedildiği gibi, biyopsikososyal modelde, kişi biyolojik, psikolojik ve sosyolojik düzeylerde dengededir. Bazen biyolojik, psikolojik, toplumsal-sosyolojik stresler ve/veya tetikleyiciler bu dengeyi bozar ve ortaya psikiyatrik rahatsızlıklar diğer bir ifadeyle akıl hastalıkları ortaya çıkar.
O zaman aileden başlayalım irdelemeye. Bebek ya da çocukken problemli bir aileye evlat verildiğinizi hayal edin. Tabi siz bunu otuz küsur yaşlarınıza kadar bilmiyorsunuz. O aileden fiziksel ve psikolojik şiddet gördüğünüzü, eskimiş gazete kupürlerinden okuduğunuzu düşünün üstüne. Ne acı değil mi? ‘Anne’ bildiğiniz kadının, psikoz ve narsisistik kişilik bozukluğuna sahip olduğunu ekleyin bir de… Muhtemelen annenizle beraber kıt kanaat geçindiğiniz, zorlu bir hayatınız oldu. Yaşlı, güçsüz ve psikolojik rahatsızlıkları olan anneniz ile köhne ve dökülen bir apartman dairesinde yaşıyor ve annenizin tüm ihtiyaçlarını yalnız siz karşılıyorsunuz. Banyo yaptırmaktan, yemek yedirmeye kadar her şey sizin sırtınızda.  Yaşadığınız yer suç ve işsizlikle dolu bir getto mahallesi. Nüfusun da çoğunluğu haklarından mahrum edilmiş ve yoksullaştırılmış, aynı sizin gibi…
Sırada toplum kısmı var. Çocukken maruz kaldığınız fiziksel şiddetler sonucu, beyninizin bir bölgesi zarar görüyor ve duygularınızı kontrol edemediğinizde, otobüste, sinemada, ofisinizde yerli yersiz gülüyorsunuz. Durdurulamayan ve sinir bozucu kahkahalar atıyorsunuz. Bazen cüzzamlı gibi hor görülüyor, bazen ise yersiz güldüğünüz için dayak yiyorsunuz. Toplum sizi istemiyor; toplum sizin akıl rahatsızlığınızı önemsemiyor ya da kabul etmiyor. Üstüne Joker’in de dediği gibi ‘insanlar sizden zihinsel rahatsızlığınız yokmuş gibi davranmanızı bekliyor.’ Toplum acımasız.  Toplum yozlaşmaya yüz tutmuş. Bu toplumun yarattığı bacak kadar veletler ya da çeteler, ekmek paranızla oynuyor. Yine o bacak kadar veletler durduk yere -belki de eğlencesine- sizin ağzınızı burnunuzu kırıyor. İşvereniniz ise sizin durduk yere yediğiniz dayağı değil, sadece işi ve parayı önemsiyor. Dinlemiyor sizi, umursamıyor… Hatta sosyal hizmet uzmanı/terapistiniz bile sizi dinlemiyor ve sizin kendi yarattığınız monologda hayal kırıklığınızın diplere batıyor. Ve film bizlere, şiddete başvurmadan önce yalnız, hayata küsmüş, dövülmüş, etrafındaki insanlar tarafından istismar edilmiş ve toplum tarafından ezilmiş bir adam profili sunuyor.
Gelelim birey kısmına. Joker’in biyolojik ailesini tanımadığımız için hastalıklarına olan genetik yatkınlığını (ailesinden birinde de psikiyatrik bir hastalık olup olmadığını) bilmiyoruz. Bireysel alanda bildiğimiz tek şey Joker’in akıl hastalığı ve bir de hayalleri. Şimdi size dönelim. Tüm hayaliniz iyi bir stand-up komedyeni olmakken, geçiminizi palyaçolukla sağlayan, sonrasında da işsiz kalan bir bireysiniz. Bir müddet sonra, komedi gösteriniz, kontrolsüzce gülmenizden ve şakalarınızı yapmakta zorlanmanızdan dolayı fiyasko ile sonuçlanıyor. Şimdi size sorayım: Bir hayatı bir amaç uğruna yaşamak nedir bilir misiniz siz? Ve o amaca hiçbir zaman varamamak, varamayacak olmak ya da başaramamak?
Ve son halka medya. Hayatınızın amacı peşinde koşarken siz, bu amaçla birilerinin daha doğrusu medya dediğimiz şeyin dalga geçmesi ne kadar adil sizce? Siz göklere çıkmayı umarken, sizi yerin yedi kat altına gömmesi… Ezmesi, varlığınızı, bireyselliğinizi lime lime etmesi… Ve size kaybedecek tek bir şey daha bırakmaması. Sizi bitirmesi…
Yukarıda saydığım tüm biyopsikososyal faktörleri hesaba kattığımızda, Joker’in kötü bir adama -suçluya- dönüşmesi için tüm etkenler fazlasıyla var. Bizler de bu koşullara sahip olsaydık, potansiyel bir suçlu olacaktık muhtemelen. Ha diyeceksiniz ki her haksızlığa uğrayan, her psikiyatrik hastalığı olan, her istismara uğrayan, her toplumda dışlanan eline silah alıp öldürmeli mi? İntikamını almalı mı? Elbette ki hayır! Bu filmden almamız gereken mesaj bu değil kesinlikle. Üzerine basarak tekrar söylüyorum: Suçluyu övmüyorum. Onun yerine, toplumda yeni Joker’lerin ortaya çıkmaması için önlemlerimizi birey, aile, toplum ve medya düzeyinde almayı; bu konuda sosyal politikalar oluşturmayı öneriyorum. Mesela, çocuk istismarlarının önüne geçecek uygulamalar yapmalı, -ki istismar Joker gibi karakterimizi öldüren akıl hastalıklarına yol açmasın- medyanın hayatımızdaki yerini bir kez daha sorgulamalı ve toplum olarak aksak yerlerimizi doğru eğitimle ve ahlaki değerlerimizle onarmalıyız.