dokuz8TV ekranlarında pandemi sürecinin LGBTIQ+ bireyleri nasıl etkilediği ve son dönemlerde Boğaziçi Üniversitesi eylemleri bağlamında LGBTIQ+’ların tekrardan hedef gösterilmesi üzerine gerçekleştirilen yayına Doç. Dr. Öykü Didem Aydın ve Boğaziçi Üniversitesi’nin eski öğrencilerden LGBTIQ+ aktivisti Derya Barış Şen katıldı.

Ankara Barosu LGBTIQ+ Hakları Merkezi kurucu başkanı Doç. Dr. Öykü Didem Aydın ve Boğaziçi Üniversitesi’nin eski öğrencilerden LGBTIQ+ aktivisti Derya Barış Şen’in Gazeteci Gürkan Özturan’ın sorularını yanıtladığı yayında, bir yandan Covid-19 sürecinin LGBTI+’lara olan etkisi konuşulurken bir yandan hükümetin LGBTIQ+ politikası da masaya yatırıldı.

“TARİHİN AKIŞINI TERS ÇEVİRMEK İSTERCESİNE”

Doç. Dr. Öykü Didem Aydın, son bir yıldaki LGBTIQ+ bireylerin haklarıyla ilgili yorumlarına, bu hak mücadelesinin, hem dünyada hem Türkiye’de, çok öncelere dayanan bir geçmişi olduğunu söyleyerek başladı. “Bu tabii bütün dünyada bir hak hareketi,” diyen Aydın, “yani şuradan buradan ithal edilecek bir durumu yok. Çünkü eşcinseller, translar her yerde. Her yerdeler, dünyanın her yerindeler,” şeklinde konuştu. Ardından Diyanet İşleri Başkanı’nın pandemi sürecinin başında eşcinselliğin “hastalıkları beraberinde getirdiğini” iddia ederek ülkede bir nefret dalgasına sebebiyet verdiğini belirtti. Medyanın da bu nefret propagandasını canlı tutmaya yönelik hareket ettiğini söyleyen Aydın, kurucu başkanı olduğu LGBTIQ+ Hakları Merkezi’nin 2018’de kurulmasını görünür olmalarına bağlıyor ve “biz her yerdeyiz” diyor. “Artık üniversite kürsülerindeyiz, artık okullardayız, sokakta, evde, iş yerinde; akrabanızız, kardeşiniz, çocuğunuzuz ve yer yer anneniz, babanızız da.” 2000’li yılların sonuna doğru görünürlüğün ve hak mücadelesinin gittikçe artmasına bağlı olarak baskıların da “tarih akışını ters çevirmek istercesine” arttığını ifade ediyor Aydın.

“AYRIMCILIK ‘HER NEREDEN GELİRSE GELSİN’ YASAK”

Doç. Dr. Öykü Didem Aydın sözlerine ayrımcılığın yalnızca BM ve Avrupa Konseyi tarafından değil, bizim anayasamız tarafından da yasak olduğunu hatırlatıp bu yasağın “her nereden gelirse gelsin” işlediğini özellikle vurguladı. “Çünkü LGBTIQ+’ları herkese ait olan haklardan yoksun kılmak için bir kisve giyebilirsiniz. Bilim kisvesi de giyebilirsiniz.” Bunun yanında, LGBRIQ+’lara uygulanan ayrımcılığın tek taraflı bir durum olduğunu belirtti ve “bizler her nereden gelirse gelsin bununla mücadele etme kaygısındayız. Biz ayrımcılık yapmıyoruz. Bize nefret suçuyla yaklaşanlara, bizi ayrımcılığa tabii tutanlara, eşit görmeyenlere, parya görenlere karşı biz özel bir ayrımcılık içinde değiliz,” sözleriyle düşüncelerini ifade etti.”
Aydın, insanları tartışmaya davet ettiklerini ama “propaganda aparatının ortaya koyduğu”, insan muhakemesinin önüne geçmeye ve post-truth yolunda ilerlemeye çalışan bir çaba olduğunu da ekliyor. Ayrıca eşcinselliğin Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir zaman suç olmadığını, bunu yapanın sömürgecilik olduğunu da belirtiyor.

“COVID-19 TOPLUMSAL KESİMLERE GÖRE AYRILMIŞ BİR HASTALIK HERHALDE”

Boğaziçi eylemleri sırasında gözaltına alınmış olan, İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi ve LGBTI+ aktivisti Derya Barış Şen ise, Boğaziçi eylemlerine polis müdahalesi yapılırken aynı saatlerde Beyazıt Meydanı’nda AGD’nin sorunsuz bir şekilde gösteri yapabilmesini, “Covid-19 aslında o kadar da bulaşıcı değilmiş, onu gördük. Çünkü Beyazıt Meydanı’nda bulaşmadı,” sözleriyle eleştirdi. “AKP’nin kongresinde buluşmadı ama Kadıköy’de bulaştı, Boğaziçi eylemlerinde bulaştı, İzmir’deki eylemlerde, onur yürüyüşünde bulaştı ama ne hikmetse gözaltı aracındayken bize bulaşmadığını iddia ediyorlar. Adliyedeyken bulaşmadığını iddia ediyorlar. Hastanedeyken bulaşmadığını iddia ediyorlar. Yani aslında bu Covid-19 da çok toplumsal kesimlere göre ayrılmış bir hastalık herhalde.” Ayrıca İzmir’de gözaltına alınmalarını anlatan Şen, “daha caddeye adım atmadan alınmıştık ve o zaman Covid-19 bize işlememişti onların gözünde,” dedi. Ayrıca polisin Covid-19 ile ilgili tutumuna değinerek “çok garip mesela hepsinin maskesi var, gerçekten Covid’e karşı korunduğumuzu düşünmemizi mi istiyorlar yani nedir? Yani şöyle; polis otosunda bir arkadaşımıza şiddet uygularken maskesi düştü ve maskesini önce ayağıyla ezip sonra maskesini taktı. Bu mu Covid-19’a karşı koruma? Yani durum böyle,” şeklinde konuştu.

“DÜŞMANLIKLAR KÖRÜKLENMEK İSTENİYOR”

Hükümetin dilinden düşürmediği nefret söylemlerinin toplumda bir tabanı olmadığını, düşmanlıkların “politik olarak körüklenmek” istendiğini önce Doç. Dr. Öykü Didem Aydın, sonrasında ise Derya Barış Şen dile getiriyor. Şen, koronavirüs ve karantina sürecinin LGBTIQ+’ların hayatına olan etkisinden bahsederken, “biz sürekli olarak saklanmak ve korunmak zorundaymışız gibi lanse ediliyor […] Toplumda böyle kurumsallaşmış bir homofobi, transfobi, bifobi varmış gibi lanse edilip bize kendi kimliklerimizi saklamamız ve kendimiz olmamamız söyleniyor. Peki bu durumda Covid-19 olduğunda, evlere kapandığımızda neler oluyor? Ben bir öğrenciyim, ailemle yaşamak zorunda kalıyorum. Birçok LGBTI+ öğrenci, birçok LGBTI+ genç ailesiyle yaşamak zorunda kalıyor,” diyor. Süleyman Soylu’nun yasaklanan tweetinden bahsedip bunun bir nefret söylemi olduğu belirterek “bu durumda şimdi bunları evde görmek zorunda kalıyoruz. Sosyalleşebildiğimiz alanlar daralıyor, kendimiz olduğumuz alanlar daraltılmaya çalışılıyor. Eğer biz buna karşı işte ‘kulüplerimiz kapatılmasın, arkadaşlarımız tutuklanmasın, ev hapsine alınmasın, gözaltına alınmasın’ diye bir onur yürüyüşü yapmak istediğimizde bizi gözaltına alıyorlar ve tam o sırada Covid-19 yürürlükten kalkıyor ne hikmetse,” sözleriyle durumu anlatıyor.

ÖNCE ODTÜ, SONRA BOĞAZİÇİ: ÜNİVERSİTEDE POLİS İŞGALİ

AKP’nin gökkuşağı ile girmiş olduğu savaşın bir yıldaki örneklerinden bahseden Gürkan Özturan, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki renklerin AKP mensupları tarafından değiştirilmek istendiğini ve Ticaret Bakanlığının gökkuşağı içeren ürünlere +18 ibaresi getirmesini hatırlatıyor. Öykü Didem Aydın, “göğün kuşağına, çoğulculuğu, rengi, güzelliği simgeleyen, her zaman barışçıl bir mücadele çizgisi üzerinden yürümüş, yeri geldiğinde ezilmeye […] baş kaldırmış ama bunu her zaman insana saygı çerçevesinde yapabilmiş bir harekete yönelik bu yaklaşım oldukça gülünç tabii,” diyerek durumu yorumluyor. Bunun ardından, 10 Mayıs 2019 ODTÜ Onur Yürüyüşü’nde yaşananların Boğaziçi eylemleri bağlamında tekrar edildiğini söylüyor. “Üniversiteye polis işgali oldu.”

HÜKÜMET AVRUPA’YA LGBTI+ HAKLARINI SAVUNDUĞUNU SÖYLÜYOR

ODTÜ davası ile ilgili olarak yaptıkları başvuruların ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin, hazırladığı raporlarda, hükümete “LGBTIQ+’ların hakları için ne yapıyorsunuz?” diye sorduğunu söyleyen Aydın, hükümetin cevabını şu şekilde özetledi: “‘Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre polisimiz üniversiteye giremez ama ODTÜ rektörü çağırdı, biz girmedik,’ diyor. Bizim hükümetimiz diyor bunu. İki; ‘ya yasaklayabilir bazı valilikler gösterileri,’ diyor. ‘Ama mahkemelerimiz bunları iptal ediyor,’ diyor. 5 ayrı raportere cevap veriyor Birleşmiş Milletler’den. ‘Bizim anayasamıza göre ayrımcılık yasağı var,’ diyor. ‘Ayrımcılık yasağı bütün vatandaşlar gibi, bu özneleri de korur.’ Bakınız Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin sözleri bunlar. Dört; TCK’nın 216. maddesinin tüm vatandaşlar gibi LGBT’lerin aşağılanmasına karşı da koruma öngördüğünü söylüyor. Bunu Türkiye Cumhuriyeti söylüyor. 2016 yılında 13 ilde onur yürüyüşlerinin sorunsuzca, müdahale olmadan ve barışçıl düzenlendiğini bildiriyor.” Hükümetin bu söylemlerinin ülke içi siyasetiyle çeliştiğinin altını çizen Aydın, bunun sebebinin LGBTIQ+ görünürlüğünden çekinme olduğunu ve OHAL ikliminin de durumun üzerinde bir etkisi olduğunu ifade ediyor. Durumu “bile bile nefreti körüklemek” olarak yorumluyor.

“İÇ İŞLERİ BAKANLIĞININ İŞİNİ BİZ YAPIYORUZ”

Toplumda LGBTIQ+ bireylere karşı bir nefret olmadığını bunun özellikle körüklenmek istendiğini tekrardan vurgulayan Aydın, “İç İşleri Bakanlığı’nın görevini LGBTIQ+ hak örgütleri yapıyor, bu temel hak ve hürriyetler bağlamında. Çünkü nefrete karşı kenetlenmek, barışı savunmak, birlikte bir anlaşmanın dilini, konuşarak anlaşmanın dilini bulmak cinayetleri önlemek demek, yaralanmaları önlemek demek, gaspları önlemek demek. Biz bunları polisin yerine önlemeye uğraşıyoruz. Polis ise bizim önlemlerimizi önlemeye çalışıyor,” sözleriyle durumu gözler önüne seriyor.

KADINLAR VE LUBUNYALAR KOL KOLA

LGBTIQ+ mücadelesinin kadın mücadelesiyle arasındaki sıkı bağlardan bahseden Derya Barış Şen ise şöyle konuştu: “Mesela bakıyorsunuz kadın mücadelesiyle çoğu zaman kol kola giden bir hareketten bahsediyoruz. Peki neden böyle? Neden her durumda İstanbul Sözleşmesi gündeme geliyor? İstanbul Sözleşmesi tabii ki her seferinde gündeme gelecek çünkü bu ülkenin en güçlü benim gözümde iki hareketi var ve bu iki hareketin örgütleme biçimleri de dahil olmak üzere pek çok şeyi benzer. […] hali hazırda toplumu değiştirip dönüştürebilecek çok temel iki güç var: kadınlar ve lubunyalar benim gözümde. Ya kadınlara saldıracak ya lubunyalara saldıracak.  Bugün buna saldırdı yarın hangisi tutarsa ona saldıracak. Yani bakıyorsunuz ittifak görüşmeleri diyorlar, ilk konuştukları şeyler bir LGBTI+’ların varoluşunu görmezden gelmek, yok saymak, ötelemek; diğeri İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmak. Yani bunların hepsinin sistematik ve aynı çerçevede ilerlediğini düşünüyorum.”

GÖKKUŞAĞI BAYRAĞI HER YERDE

Toplumsal dayanışma ile ilgili konuşan Şen LGBTIQ+ olmayanların, bu mücadelede kendi özgürlüklerini feda etmelerinin önemine değiniyor. Daha sonra LGBTIQ+’ların eylem ve protestolardaki görünürlüğü üzerine konuşan Şen, “özellikle kayyum protestolarına karşı LGBTI+’ları ön saflarda görüyoruz ve ısrarla da LGBTI+ hareketinin bir eylemiymiş gibi kriminalize ve marjinalize etmeye çalışıyor iktidar. Bunun temel sebebi şu: Gezi’de de ilk gidenler LGBTI+’lardı, gökkuşağı bayraklarıydı ilk dalgalanan bayraklar. Kayyum protestolarında da ilk dalgalanan bayraklar gökkuşağı bayrağı, trans bayrağı panseksüel bayrağı. […] Bu çok fazla şeyi anlatıyor aslında yani görmek isteyenin gözlerinin önünde sanırım bütün hikaye aslında.”

“OTORİTERDEN TOTALİTERE”

Doç. Dr. Öykü Didem Aydın, durumun otoriterden totalitere gittiğini ifade etti. “Otoriterleşme ve hatta totaliterleşme diyeceğim çünkü LGBT otoriteri totaliter yapabilen bir harç. […] siyasi yönetimsel temsil alanlarında bir azalma, daralma, bunun küçülmesi monist bir yapıya gitmesine biz otoriter yönetim diyoruz. Hani meclisin rolü azalabilir, kanunları yürütme yapar; bu otoriterleşme eğilimidir deriz ama totaliterleşme artık toplumdaki var oluşların, siyasal alan tarafından, otokrat tarafından artık hapsedilmesine deniyor. Ve burada bu otokrata hizalanma boyutu korkunç.” Boğaziçi LGBTI+ Çalışmalar Kulübü’nün kapatılmasına da değinen Aydın, “Şimdi ben korkunç görüyorum kulübün kapatılmasını çünkü sadece kapatılmak değil, kapatılmanın ilan ediliş süreci de bize o OHAL dönemindeki takır takır gece yarısı çıkan KHK’ları falan hatırlatıyor, üniversiteden kıyımın yapıldığı.” İşlerin yürütülme biçiminin öneminin altını özellikle çizen Aydın Terörle Mücadele Şubesi’nin eylemlere müdahale etmesini de şiddetle sorguluyor. “Siz her şeye terör derseniz artık mücadele çizginiz bulanıklaşmış ve o otoriteden totaliteye geçiyor olursunuz ve LGBT’yi de bunu harcı olarak kullanmak çabası gözlemliyorum, sırf bu gözaltıların modalitesinde.”

“NE YANLIŞIZ NE DE YALNIZ”

Öykü Didem Aydın sözlerini “her yerde varız” diyerek ve LGBTIQ+’ların eşitlik taleplerinin önemi vurgulayarak sonlandırıyor ve “hep beraber bir umut kazanmak ve vermek” için şöyle konuşuyor: “kaybedecekleri savaşları verenler sadece toplumda kuşakları, belki bir kuşağın belirli bir kesimini üzebilirler ama orta ve uzun vadede toplum kazanacaktır diye düşünüyorum.”
Derya Barış Şen ise hükümet politikalarını dünyadaki diğer muhafazakar parti politikalarına benzetiyor ama LGBTIQ+’ların da yalnız olmadığının altını çizerek sözlerini şöyle sonlandırıyor: “En başından beri bir slogan  vardı hareketin kullandığı: ‘ne yanlışız ne de yalnız’. Yanlış olmadığımızı biliyoruz; yalnız olmadığımızı da bütün sokak hareketlerde, bütün kampüslerde, bütün direnişlerde görebiliyoruz aslında.”