Velhasıl 1990’dan beri kepçeler kazıyor, kamyonlar taşıyor, kıyılar dolduruluyor, binalar artıyor, her tarafa asfalt yol, her yer beton oluyor… Beş şirket ve taşeronları ha bire devlet eliyle para kazanıyor ama Karadenizli kaybediyor. Hem geçim olanaklarını, hem suyunu, hem ormanını…

Rize’ye bağlı İkizdere’nin iki köyü arasındaki vadide taş ocağı açılmasına karşı köylülerin pasif direnişi günlerdir sürüyor. Aslında birkaç yıldır köylüler taş ocağı projesine karşı mücadele ediyor. İki yıl önce de aynı yerde taş ocağı açmak için ruhsat alan bir şirketin izni mahkeme kararıyla iptal edilmişti.

Şimdi inşaat sektörünün ve iktidarın 1 numaralı şirketi Cengiz İnşaat, aynı yerde taş ocağı iznini aldı ve yol açmaya başladı. Köylüler yine mahkemede hak arayışına başladılar. Ama şirket 1 numara olmanın özgüveniyle mahkeme kararını beklemeye gerek duymadan işe koyuldu. Daha önce birçok projede yaptığı gibi. Köylüler de engellemek için yol güzergahında kâh kepçenin önünde durarak kâh ağaçlara çıkarak engel olmaya, bu arada da sesini iktidara ve kamuoyuna duyurmaya çalışıyor.

Karadeniz’de ne olursa hemen gündem olur… Niye derseniz, uzun mevzu. Ama çok derine gitmeden, iktidarın “arka bahçesi” olan bir yerde yaşanan her “olay”ın önemli olduğunu kabul etmek lazım. Hele ki, iktidarın 1 numaralı şirketine karşı bir direniş ise bu olay, hayli hayli önemlidir. Hele de bir de, İkizdereli olduğu için, tatil için köyünde bulunurken, köylülerin direnişine destek veren, onların sesinin TBMM’de ve yandaş olmayan medyada duyulmasını sağlayan bir HDP’li vekil de işin içindeyse, iktidar için bu olay “beka sorunu” olur. Hele hele çevre il ve ilçelerden de üçer beşer destek ziyaretleri başlamışsa, diğer muhalefet partileri de alana gidip nöbete katılmışlarsa…

Nitekim iktidar bölgede etkili isimlerden biri olan AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’yı olay yerine göndererek “hassasiyetini” gösterdi. Bir günlük temasları kapsamında Yazıcı, “en azından iyi niyetli hemşehrilerini” projenin “gelişi güzel yapılan bir araştırma değil. Türkiye’de kamu yönetiminde devletin yönetim şeması içinde görevli yetkili birimler” tarafından kararlaştırıldığı, “alternatif alan”ın olmadığını konusunda ikna etmeye çalışmış. Bir de “yüklenici firma da çalışmalarını yürütürken çevreye mümkün ölçüde zarar vermeyecek önlemleri alacak” demiş ve 3 yıl işletildikten taş ocağının “rehabilite edileceğini” görsellerle anlatmış.

Yazıcı’nın “iyi niyetli hemşehrileri” kesin ikna olmuştur anlattıklarına, ama Cevizlik ve Gürdere köylüleri ikna olmamış olacak ki, beklendiği gibi, hep olduğu gibi, sabahın köründe köylüler nöbet alında gözaltına alınıp, birkaç gündür çalışamayan kepçe ormanı yarıp ilerlemeye başladı. Köylüler sosyal medyan verdikleri mesajda “NE BU “AĞAÇLARI” NE DE “BİZİ” DEVİREMEYECEKSİNİZ. DOĞA BUNU AFFETMEYECEK! #Direniyruk” diyorlar.

Direnmekten de başka şansları yok. Cevizlik ve Gürdere, vadideki en kalabalık köyler. Çay tarımı, arıcılık, bahçe tarımı ve hayvancılık hâlâ geçimlerinde belirleyici. İki köyün ortasındaki Eskenci Deresi köylerin su kaynağı. Yağmuru bol Karadeniz’de köylerde ve kent merkezlerinde ciddi su sıkıntısı çekildiğini söylesek herhalde kimse inanmaz; ama öyle!

Bunu en iyi bilenlerden biri de belki Hayati Yazıcı’nın kendisidir. Çünkü yılların siyasetçisi olarak, ANAP döneminden beri Karadenizli siyasetçiler devletteki, bürokrasideki güçleri sayesinde Karadenizli müteahhitler eliyle nasıl talan edildiğini, ne kadar yanlış projelere imza atıldığını en iyi bilenlerden biridir. Örneğin cumhuriyet kuruldu kurulalı devlet eliyle yapılmış en büyük -çay ve fındık tarımının geliştirilmesinden sonra- yatırım sayılan Karadeniz Sahil Yolu Projesi. Bizzat o dönemde Bayındırlık Bakanı olan Binali Yıldırım Karadeniz sahil Yolu’nun yapımını “Yanlış bir projeydi ama yapmak zorundaydık. Bunu şimdi rahatlıkla söyleyebiliyorum. Ciddi bir para harcanmıştı. 700 trilyonun üzerinde bir meblağ harcanmıştı. Bitirilmesi gerekiyordu” dediğini unutmamıştır.

Ve bu “yanlış proje,” Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 12 Temmuz 2019’da Trabzon’da açıklanan “Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planı”nda yazdığı gibi, “Karadeniz Sahil Yolu’nun yağış sularının denize ulaşmasına engel ol[duğu]” için sel felaketleri ve heyelanlarda can ve mal kaybı yaşanmasının arkasında yatan temel gerçektir. Sahil yolu kapsamında Doğu Karadeniz’de 200 civarında taş ocağı açıldı, bunlardan Trabzon’da bulunan yaklaşık 50 adet taş ocağının 200.000 metrekaresi orman alanı olmak üzere toplam 2.500.000 m² alanda faaliyetini sürdürdüğü tespit edilmişti. Karadeniz Sahil Yolu projesi, hem tüm kıyı şeridinin dolgu ile doldurulması hem de bu dolguların yapılması için bütün vadilerin birer taş ocağına çevrilmesi ile büyük bir ekolojik örselenmeye neden oldu.

Ama, o günleri yaşayanların anlattığı gibi, birkaç kamyon ve bir iki kepçe ile sahil yolu projesinde ihale kapan küçük firmalar bugün Türkiye’nin dev inşaat şirketleri haline geldiler. Hatta o kadar büyüdüler ki, holding oldular. Hâlâ daha devletten en çok ihale alan beş şirket olmaya devam ediyorlar. Peki aynı zenginleşmeyi Karadenizliler de yaşadı mı? İşsizlik ve göç bitti mi? Kişi başına gelir arttı mı? Daha geçtiğimiz nisan ayında ÇAYKUR’un, Rize’deki fabrikalarda işe alınacak toplam 210 işçi için 22 bin 956 kişi başvuru yaptı.

“Fıtratı gereği” AKP de yanlış projelerle “yola devam” etti. “Su boşa akıyor” diye başladıkları HES furyası, Karadeniz’i Antalya yapacağız diye başlattıkları Arap turizmi seferberliği, deniz dolgusu üzerine havalimanları, imar afları ile teşvik edilen inşaat furyası… Sonra yine “Ayder’e ihanet ettik” açıklamaları, falan filan.

Velhasıl 1990’dan beri kepçeler kazıyor, kamyonlar taşıyor, kıyılar dolduruluyor, binalar artıyor, her tarafa asfalt yol, her yer beton oluyor… Beş şirket ve taşeronları ha bire devlet eliyle para kazanıyor ama Karadenizli kaybediyor. Hem geçim olanaklarını, hem suyunu, hem ormanını…