Açık giyinen kadın kapalıyı, kapalı giyinen kadın açığı; gece dışarı çıkıp başına bir şey gelen kadınıysa cinsiyet farketmeksizin hemen hemen herkesin eleştirdiği, bu sinsice devam eden kadının kadına şiddeti aslında kimin şiddeti?

Kadına yönelik şiddetten bahsederken aklımıza bu şiddeti uygulayan olarak sadece erkeklerin ya da ataerkil yapının cinsiyetçi devlet babasının gelmesi, gerçeği ne kadar yansıtıyor? Bana göre bunca yıldır süregelen kadına karşı şiddeti önleme mücadelesinde arada kaynayan, bakmadığımız bir yer var: bizzat biz kadınlar… Çok bıçak sırtı bir konu biliyorum, peki ortam bu kadar hassasken söylenecek şey miydi bu şimdi? Bence evet; çünkü kadının kadına şiddeti öyle az buz bir konu değil. Hatta verdiğimiz mücadelenin en önemli ayağı olabilecekken, şu an için için kanayan bir yara.
Mücadele demek emek demek, canlıların ve yaşadığımız evrenin iyiliği için bencillikten uzak olan her mücadele kesinlikle çok kıymetli. Ancak verilen mücadele kutsanmaya başlandığında öz eleştiri yapacak mekanizmalarımız devre dışı kalıyor sanki. Yani verdiğimiz bu çok kıymetli mücadeleyi cinsiyetçilik yaparak çözmeye çalışmak konuyu bir yerde tıkıyor gibi geliyor bana. En başta da söylediğim gibi, evet erkekler evet devlet baba, onlar zaten cepte ama bir de kadınlar var, tam da kafamızı çevirmek istemediğimiz tarafta.
Oğlu evlenmek istediği kadını tanıştırdığında “bize uymaz bu kız” diyen anneler, elti çatışmaları, kadın yöneticilerin ekibinde çalışan diğer kadınları ezen (ezmeye çalışan) kibirleri… Maalesef kanıksadığımız(!) bunlar gibi birçok durum yaşıyoruz. Zaten bu yazıyı yazma amacım kanıksadığımız yerleri eşelemek, farkındalık ve doğru bilinçlen(dir)mek! Örneğin siyah beyaz fotoğraflarımızı paylaşıp kadın cinayetlerine tepkimizi gösterirken bile “ben daha desteğim, ben daha feministim” kaygısı taşıyan paylaşımlar gördüm. Bunun yanı sıra fotoğraf paylaşan kadınlardan bazılarının neden paylaşım yaptığını bilmeden “aa yeni bir akım” diye düşündüğünü biliyorum ve kanıtlayabilirim. Kanıtım yazının devamında İstanbul Sözleşmesi kısmında…
Bilinçlenmek ve doğru bilinçlendirmek ise aslında yazının tamamında; ama mesela tam buna örnek olarak geçen gün bir ‘TikTok’ videosuna denk geldim. 15-16 yaşlarında bir kız müzik eşliğinde dans ederken ekranda da yazılar akıyordu. “Ben senin yemeğini yapmam, temizlik hiç yapamam, istediğim erkekle gezerim eğer karışırsan ananı bile s…” yazıyordu akan yazılarda. Verilen mücadele bunun için mi yani? “Kadınlar iş yapmaz, sadakatsizlik en doğal hakkımız, cinsiyetçiliğinize de yine bir kadın olan ananı harcayarak ve tıpkı ataerkil toplumun bize yaptığı gibi karşı duruyorum.” Bu sadece cinsiyet farketmeksizin bireyin kişisel hayat tercihi olabilir, ta ki o sondaki küfüre kadar. Demek istediğim şu ki ona da sorsak, kadınların ezilmesine, haklarının yok sayılmasına tepki veriyor. Oysa başına gelebilecek veya yaşadığı/yaşayabileceği baskılara karşı mücadele verdiğinin farkında değil, ki bu da yine ataerkil bir toplumda yaşamanın sonucudur.
Tezimi yazarken çok açık şekilde dikkatimi çekmiş hatta kafamı çok fazla meşgul etmişti bu konu. Şule Çet öldürülmüş, intihar olduğuna inandırma gayreti devam ederken bir kadının, “Amma tatava yaptınız intihar etmiş bir escort için” diye bir tweet atıp sonuna gülücükler koyması beni şok etmişti. Bu sadece bir örnek ama şunu söyleyebilirim ki bazı kadınların yorumları, düşünceleri erkekleri gölgede bırakır cinstendi. Peki neydi bu öfke, kızgınlık, tahammülsüzlük ya da adı her neyse? Neredeyse her kadın cinayetinde veya cinsel saldırı olayında, ahlaksızlık olduğunu söylemekten dilimizde tüy bırakmayan o malum “mini etek giymiş mi?, o saatte ne işi varmış?” sorularını soranların hiç azımsanmayacak kısmının kadınlar olması bu konu üzerine mesai harcamamız gerektiğini gözümüze sokuyor.
Bu konuyla alakalı benim kendi çapımda yaptığım gözlemler sonucunda vardığım nokta aslında yine ataerkil yapıya çıktı. Şöyle ki; “o da mini etek giymeseymiş” diyen kadına baktığımda aslında mini etek giymek istemiş, belki gece dışarı çıkmak istemiş, ama izin verilmediği için ya durumu sorgulamadan kabul etmiş ya da tepki alıp kabul etmiş. Yani yapmadığı şeyler onun kararı onun seçimi değil aslında bir dayatma olmuş. Sonuç olarak o soruları sorarken aslında diyor ki; “bak ben açık giyinmedim, vaktinde evimde oldum- evden dışarı çıkmadım, alkol almadım, e başıma da bir şey gelmedi. Bunları yaparsan başına kötü bir şey geleceğini sana öğretmediler mi?”

KENDİ KARARINIZ!

Yazının bu kısmına kadar “bütün kadınlar açık giyinsin” veya “kadınlar temizlik yapmaz” çıkarımı yapanlar için dev amme hizmeti: bütün kadınlar istediği gibi kendi karar verdiği şekilde yaşayabilir, yaşar, yaşayacak! Kadının haklarını savunurken onu bir kalıba sokmak da bana doğru gelmiyor. Yani bir kadın olarak; özgürüm ve istediğimi yapabilme hakkım bende saklı, ben izin vermediğim sürece bana kimse karışamaz. Bitti.
Gelin görün ki açık giyinen kapalıyı, kapalı giyinen açığı ötekileştiriyor. Böylece bilinçlenmeyi reddedenler ve yanlış bilinçlenenler kadının kadına şiddetini başlatmış oluyor. Ki aslında bütün bunlar da dünyanın ataerkil sisteminde bilerek yapılan şeyler: dayatılan güzellik algısı, fiziksel özellikler, ‘eğlenilecek ve evlenilecek’ olarak bölmek, meta veya cinsel bir obje olarak sunmak… Kadınları kendi içinde her anlamda rekabete zorlayarak o güçlü bağın oluşmasını engelliyorlar. TikTok videosundaki düşünceyle ‘amma tatava yaptınız’ diyen kadın aynı sistemin sonucu; çünkü öyle istiyorlar.
Buraya kadar yazdıklarım için pek çok duyar yiyeceğimi kabul edip arttırıyorum ve İstanbul Sözleşmesi’nden kısaca bahsedip yukarıda dediğim kanıta geliyorum. 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Hane İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi yani kısaca İstanbul Sözleşmesi, Türkiye ve Avrupa konseyi üyesi 20 ülke arasında kabul ediliyor. Türkiye imzaya açıldığı gün imzalıyor, 2012’de onaylanıyor ve 1 Ağustos 2014 yılında yürürlüğe giriyor. Bu sözleşme toplumsal cinsiyeti tanımlayan ilk uluslararası belge olma özelliğine sahip ayrıca kanun hükmünde.

KANIT MESELESİ

Kanıtım, siyah beyaz fotoğrafını paylaşıp altına kadın kadının yurdudur vs yazan bir kadın, bu çok değerli sözleşme için kocaman bir ‘hayır’ paylaşımı yaptı ve savunulan gerekçe: “yarın öbür gün kızlarınız ‘benim ne giydiğime karışamazsın’ dediğinde kendinizi hapiste bulmak istemiyorsanız bu sözleşmeye hayır demelisiniz.” Bahsettiğim farkındalık ve bilinç için eşelememiz hatta kazmamız gereken yer tam olarak burası ve son olarak şunu eklemek istiyorum, kadın kadının yurdudur. Herkes yurduna güzel baksın…