“Salgın sürecinde psikolojik sağlımızı korumak ve kendimize iyi bakabilmek için yapılacakları rafine ana başlık altında topluyorum. Bunlar kendimize dönmek, birbirimize dönmek ve doğaya dönmek.”

İnsanlık, tarihinin en büyük salgınlarından birisi olarak kayıtlara geçen Covid-19 pandemisiyle mücadeleye devam ediyor. Küresel salgın, tarihte ancak benzer kırılma anlarında görülen boyutlarda bir dönüşüm sürecini tetikledi ve aşının da artık devreye girdiği bu aşamada bir yandan salgın devam ederken, salgın sonrası dönem de konuşulmaya, tartışılmaya başlandı.

DOKUZ8HABER’DEN GÜNDEM PANDEMİ CANLI YAYIN SERİSİ

dokuz8HABER olarak henüz daha salgın sürecinin içinde olunması nedeniyle tüm sonuçları görünür hale gelmemiş olan Covid-19 Koronavirüs salgınının, toplumların ve bireylerin yaşamında neleri değiştireceğini anlamaya yönelik yeni bir canlı yayın programı serisine başladık.
dokuz8 Gündem Pandemi başlıklı bu programların ilki “Pandemi koşullarında toplumsal ve bireysel psikolojik sağlık ve öz bakım” başlığıyla Klinik Psikolog Doktor Serap Altekin’in konuk olduğu canlı yayın oldu.

SERAP ALTEKİN’LE PANDEMİ KOŞULLARINDA PSİKOLOJİK SAĞLIK VE ÖZ BAKIM

Programda dokuz8HABER Genel Yayın Yönetmeni Gökhan Biçici’nin sorularını yanıtlayan Klinik Psikolog Dr.Serap Altekin, salgın sürecinin toplumda ve bireylerin psikolojik yaşamında yarattığı travmatik etkileri ve bu olumsuz etkilerle mücadelede yapılabilecekleri anlattı.
Pandemi sürecinde insanların sadece fiziksel, fizyolojik değil psikolojik sağlıkları da olumsuz etkileniyor ve salgının kendisine karşı aşı bulunabilmiş olsa da salgın sürecinin yarattığı travmalara karşı kullanınca insanın kendisini güvende hissedebileceği bir aşı yok.
İşte bu noktada Gökhan Biçici’nin salgın sürecinin olumsuz etkilerini azaltmak için neler yapılması gerektiği sorusuna yanıt veren Serap Altekin, “Son yıllarda katıldığım tüm mesleki eğitimler ve okuduğum kitaplar ve kendi hayat deneyimimi birleştirdiğimde bugün aslında kendimize iyi bakmak için, öz bakım için yapılacakları üç ana rafine başlıkta toplayabildiğimi fark ettim.” diyerek bu üç başlığı “Kendimize dönmek, birbirimize dönmek, doğaya dönmek.” olarak ifade eti.

“PANDEMİ YÜZ YILDA BİR İNSANLIĞI SINAYAN BİR DENEYİM ANCAK HAYATTA OLANLAR BU DENEYİME SAHİP DEĞİL”

Salgını “Yaklaşık olarak yüz yılda bir insanlığı sınayan bir travmatik deneyim” olarak nitelendiren Altekin, yaşayan kuşakların bu konuda bir deneyime sahip olmadığı gerçeğine “Şu anda biz hayatta olanlar ve hayatta olan atalarının repertuarında olan bir deneyim değil salgın hastalık. O sebeple bir kere referans alabileceğimiz her hangi bir deneyim olmaması insanlığı şu anda en çok zorlayan şeylerden bir tanesi.” sözleriyle işaret etti.

TRAVMA NEDİR, STRES NEDİR?

Programa travma ve stres kavramlarının tanımıyla başlayan Serap Altekin, psikoloji literatüründe travmatik olayların üç ana kategoride ele alındığını, bunların da ilkinin doğal kaynaklı olarak ortaya çıkan depremler, sel felaketleri, kasırgalar, fırtınalar, salgınlar gibi olaylar olduğunu, ikincisinin büyük kazalar sonucu ortaya çıkan travmalar olduğunu ve üçüncü olarak da insan eliyle gerçekleşen travmatik olaylar olduğunu belirtti.
“Ama ister insan eliyle gerçekleşsin, ister doğal kaynaklı olarak ortaya çıksın ister kaza sonucunda yaşansın her durumda travmatik bir olay insan denilen canlı için çok büyük bir tehlike ve tehdit kaynağı.” diyen Altekin travmalar karşısında en yoğun, en sıklıkla, en şiddetli hissedilen tepkinin korku olduğunu vurguladı.

“TRAVMATİK DENEYİMLERİ EN YARALAYICI HALE GETİREN ŞEY ÇARESİZLİK VE YALNIZLIK HALİ”

Altekin konuşmasına şu sözlerle devam etti: “Ama bir travmayı genellikle bizim için en travmatik hale getiren şey, tabi ki bize yaşattığı kayıplar, bazen fiziksel can kayıpları meydana getiriyor, bazen maddi kayıplar meydana getiriyor, bazen insanın bugününün geleceğinin kaygı olan temsili kayıplar meydana getiriyor ancak tüm bunların ötesinde bizim için o travmatik deneyimleri en yaralayıcı, örseleyici, en derinlerde iz bırakan hale getiren şey bu travmatik deneyimlerin karşısındaki çaresizlik ve yalnızlık hali aslında.”

“PANDEMİ HEPİMİZİN AYNI GEMİDE OLMADIĞINI GÖSTERDİ”

Salgın karşısında ortak insan deneyimlere de işaret eden Altekin “Pandemi evet milyonlarca insanın karşı karşıya kaldığı bir tehdit ve buna karşı ortaklaşıyoruz, ancak bir yandan da sosyal adaletsizlikleri en çıplak haliyle de gün yüzüne çıkaran bir dışsal olay. “Hepimiz aynı gemideyiz” ifadesi çok sık kullanıldı ama daha gerçekçi olmak gerekirse aynı gemide değiliz.” sözleriyle salgının sosyal eşitsizlikleri daha da görünür hale getirdiğini vurguladı.
Altekin bu vurgusunu şu sözlerle ayrıntılandırdı: “Maruz kaldığımız şeyin aynı olması hepimizin yaşadığı deneyimi aynılaştırmıyor. İşini hızlıca hemen ertesi gün 11 Mart itibariyle evine taşıyan taşıyabilmek hakkına, alanına sahip olan bir insanın yaşam kalitesi, karşı karşıya olduğu sağlık riski ve zorlukla pandemi başlamasına rağmen her gün toplu taşımaya binerek işe gitmek ve o üretim bandında çalışmak olmak, belik sokakta çalışmak zorunda olmak, belki de evine ancak bu şekilde ekmek götürebiliyor olmak, ve bunun içinde aylarca yaşamak zorunda olan insanın gerçekliği aynı değil.”

“AYRIMCILIK VE ŞİDDET SALGIN DÖNEMİNDE ARTTI, TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ TIRMANDI”

Aynı gemideyiz değiliz gerçeğini dile getiren Altekin’e göre bu sosyal adaletsizliğin yarattığı ciddi bir kızgınlık ve öfke var ve bu öfke yükseliyor: “Ayrımcılık ve ayrımcılık üzerinden ötekileştirme söylemleri o zeminde ortaya çıkan şiddet böylesi dönemlerde artar. Pandemi başından itibaren ilk aylarda medyada, sosyal medyada sokakta yine o ayrımcı dil, öfke kızgınlık ve bunların yöneldiği saldırganlığın arttığını da hep birlikte gözlemledik. Tüm hayatın evin içine taşınmasıyla birlikte var olan tüm ilişkisel problemlerin ve hane içi problemlerin iyice gün yüzüne çıkması, özellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliğini çok tırmandıran bir zemin oldu, özellikle kadınlar bir yandan çalışırken, bir yandan evdeki tüm domestik işleri yürütmeye çalışmak, bir yandan çocukların eğitimlerine eşlik etmek gibi görev ve sorumluluklarla çok baş başa kaldıklarını ifade ettiler, dolasıyla toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde attığımız üç beş adım varsa bir miktar geri adım atılmış gibi oldu yine erkeklere kıyasla kadınların bedeli daha çok ödedi yıprandığı bir dönem olduğunu gözlemledik.”
Bir saati aşkın bir süre devam programda salgın sürecinde toplumsal psikolojide ortaya çıkan dalgalanmalar, sağlık sisteminin verdiği sınav, komplo teorilerinin yaygınlaşmasının sebepleri ve hükümete yönelik güvensizliklerin bu yaygınlaşmadaki etkileri, artan boşanmalar, psikoloji ve psikiyatri bilimlerinin artan önemi ve mesleki sorunlar, salgın sonrası tarihsel dönemde bizleri nelerin beklediği gibi önemli konular çok yönlü olarak konuşuldu.
dokuz8HABER’in twitter, facebook, youtube hesaplarından ulaşabileceğiniz programın birebir deşifre yöntemiyle elde edilmiş röportaj formatını ilginize sunuyoruz.

Gökhan Biçici: İsterseniz önce travmanın genel tanımından başlayalım. Çünkü insanlar günlük hayatta travma kavramını çok sık kullanıyorlar, travma deniyor, stres deniyor, depresyon deniyor, bilerek veya bilmeyerek, tanımlayarak veya tanımlamayarak pek çok duruma yönelik kullanılan bir kavram bu. Öncelikle kavramı hızla bir açalım, tanımlayalım ki ondan sonraki tartışmalarımız açısından daha anlaşılır olabilsin. Travma ne anlama geliyor, stresten depresyondan farkı nedir?

Serap Altekin: Travma genellikle öngörülmesi zor, öngörülse bile kontrol edilmesi zor büyük hayat olayları karşısında yaşadığımız büyük korku, çaresizlik ve şok olma haliyle ortaya çıkan bir psikolojik tepkiler bütünü. Travmatik olaylar karşısında hissettiğimiz şeyler en yoğun olarak korku, endişe, panik ve şok olma hali çünkü travmatik olaylar günlük yaşam akışımızı ciddi anlamda sekteye uğratan, günlük akış içinde ciddi bir kırılma bir çeşit yarılma yaratan büyüklükte hayat olaylarıdır.
Travmatik olaylarını genellikle üç ana kategoride psikoloji literatüründe ele alırız. Bunlardan ilki doğal kaynaklı olarak ortaya çıkan travmatik olaylardır, mesela depremler, sel felaketleri, kasırgalar, fırtınalar gibi olaylardır ki aslında pandemi de, hastalık salgınlarını da bir anlamda bu kategoride ele almak mümkün olabilir. İkinci büyük psikolojik travma kaynağı kazalar sonucu ortaya çıkan travmatik olaylar olarak tanımlanabilir. Trafik kazaları, uçak kazaları, tren yolu kazaları, Türkiye’de sık sık karşılaştığımız iş kazaları Türkiye’de SOMA’da en büyüğünü yaşadığımız maden kazaları gibi. Kaza sonucu ortaya çıkan travmatik olaylar her zaman insan eliyle ortaya çıkan travmatik olaylardan kesin çizgilerle ayrılamaz, çünkü işini içinde her zaman bir insan dahli olur, insan eliyle ihmaller söz konusu olur. Üçüncü ve son travmatik olaylar kategorisi de insan eliyle gerçekleşen travmatik olaylardır. Bu da insanlık tarihi kadar eski, tarihte karşımıza çıkan pek çok örneği olan travmatik olaylardır. Savaşlar, soy kırımlar, terör saldırıları, işkence, şiddetin her türü, istismarın her türü, darbeler, darbe girişimleri, politik krizler, ekonomik krizler, tüm toplumsal olaylar da insan eliyle gerçekleşen travmatik olaylar olarak tanımlanabilir.

“TRAVMATİK OLAYLAR KARŞISINDA EN YOĞUN, EN SIKLIKLA, EN ŞİDDETLİ HİSSEDİLEN TEPKİ KORKU”

Ama ister insan eliyle gerçekleşsin, ister doğal kaynaklı olarak ortaya çıksın ister kaza sonuç yaşansın her durumda travmatik bir olay insan denilen canlı için çok büyük bir tehlike ve tehdit kaynağı. Bu nedenle bunun karşısında en yoğun, en sıklıkla, en şiddetli hissedilen tepki korku, çünkü varlığımızı tehdit eden, hayatımızın devamını tehdit eden büyüklükte bir olay. Belirsizliklerin getirdiği kaygılar en az kaygı kadar yoğun olan ve sıklıkla karşılaşılan bir diğer reaksiyon. Olayın büyüklüğü, öngörülemezliği ve kontrol edilemezliğinin getirdiği şok hali genel travmatik tepkiler içinde en yaygın olanlardan biri. Ama bir travmayı genellikle bizim için en travmatik hale getiren şey, tabi ki bize yaşattığı kayıplar, bazen fiziksel can kayıpları meydana getiriyor, bazen maddi kayıplar meydana getiriyor, bazen insanın bugününün geleceğinin kaygı olan temsili kayıplar meydana getiriyor ancak tüm bunların ötesinde bizim için o travmatik deneyimleri en yaralayıcı, örseleyici, en derinlerde iz bırakan hale getiren şey bu travmatik deneyimlerin karşısındaki çaresizlik ve yalnızlık hali aslında. Bir şiddetin karşısında, nefret söylemlerinin ve nefret suçlarının karşısında o ötekileştirmenin hedefi olmak ve yalnız kalmak, karşısında, aile içinde bir ensestte, çocuk cinsel istismarında, kadına yönelik şiddette o sistem içerisinde yalnız ve desteksiz kalmak. O yalnızlık, o kapkaranlık halde, korku ve dehşet duygularıyla beraber, çaresizlik duygularıyla beraber o yalnızlığı yaşamak genelde bir travmatik deneyimi insan açısından en ağır hale getiren şey oluyor. Travma dediğimiz şey günlük hayatın akışını ciddi anlamda sekteye uğratan, bizim bildiğimiz anlamda repertuarımızdaki baş etme araçlarımızla yeterince baş edemediğimiz, günlük hayatımızı geçici bir süre sekteye uğratan büyüklükteki yaşam olayları ve bu olaylar karşısında geliştirdiğimiz travmatik stres tepkileri.

Peki Stres Nedir?

Stres günlük hayat içinde sıklıkla kullanılan kavramlardan ifadelerden bir tanesi medikal anlamda çok sık kullanılıyor, sebebi tespit edilemeyen pek çok günlük hayat stresine bağlanıyor, günlük hayatta birbirimizle konuşmalarımızda “bugün çok stresliyim, stresten şöyle oldum” gibi cümleleri çok sık kullanıyoruz. Stressör, her hangi bir stres kaynağı karşısında hissettiğimiz fizyolojik, psikolojik tepkilerin bütünü bizim için bir stres deneyimi. Ne gibi şeyler bir insan bünyesinde stres kaynağı olabilir? Yaşamımızı varlığımızı tehdit eden herşey ve/veya bizim için yeni kasları geliştirmeyi gerektiren uyum ve öğrenme gerektiren her tür küçük ve büyük yaşamsal değişim bizim için bir stres kaynağıdır. Yani bir hastalık salgını, bir pandemi gibi büyük ve global ölçekte tüm varlığımızı, sağlığımızı tehdit eden şey de stres kaynağıdır, yaşanan büyük bir doğal afet, bir deprem, bir sel felaketi de büyük çaplı stressördür, travmatik stressör deriz ona. Her hangi bir trafik kazası, sokakta saldırıya uğramak da bir stres kaynağıdır, stressördür bir öğrencinin sunum yapmak için hazırlık sergilemesi, bununla ilgili bir performans kaygısı duyması bir stressördür, sınav kaygısı, sınav stresi, sunum stresi her zaman bu arada altını çizmek gerekiyor zorlayıcı veya olumsuzlukla eşleştirilen yaşam olayları da olması şart değildir, pek çok yaşamsal değişim uyum ve öğrenme gerektiren her türlü gelişim süreçleri bizim için bir stres kaynağıdır.

“PEK ÇOK YAŞAMSAL DEĞİŞİM, UYUM VE ÖĞRENME GEREKTİREN HER TÜRLÜ GELİŞİM BİZİM İÇİN BİR STRES KAYNAĞIDIR”

Mesela bir insanın terfi etmesi ve 4 kişi yerine 40 kişiden veya 400 kişiden sorumlu olacak bir mesleğe terfi etmesi bir yandan kutlanacak bir gelişmedir ama diğer yandan da bir stres kaynağıdır. Geliştirmesi gereken yeni kaslar vardır, öğrenmesi gereken yeni şeyler vardır, yöneticilik, liderlik becerilerini, zaman yönetimi, hayat yönetimi gibi becerilerini geliştirmesi gerekiyordur. Veya evlilik, ebeveyn olmak ne kadar planlanan, arzu edilen mutluluk veren yaşam deneyimleri bile olsa bütün bu yaşamsal tehditlerin her biri de beraberinde mutlaka belirli düzey stres getirir. Stresle performansımız ve başarımız arasında bir ters U ilişkisi söz konusudur. Yaşadığımız müddetçe stresi aslında sıfıra indirmek mümkün de değildir, sağlıklı ve işlevsel değlidir. Çünkü belli bir düzeye kadar strese performansımızı geliştirmek için, başarı için, odaklanabilmek için, hayatta kalabilmek için ihtiyacımız vardır, o sebeple belirli bir düzeye kadar, optimal düzeye kadar ihtiyaç duyduğumuz odaklanmamızı kolaylaştıran, ihtiyaç duyduğumuz kas gerilimini arttıran, dikkatimizi, odaklanmayı, hafızayı dolayısıyla öğrenmeyi ve çalışmayı bir sunum performansını yakalayabilmeyi sağlayan derece fayladı ve işlevseldir. O optimal noktadan sonra eğer yönetemediğiniz bir yoğunlukta stres devam ediyorsa eğer işte o zaman performansınızı, başarınızı, sağlığınızı ve yaşam kalitemizi tam tersi yönde etkilemeye başlar. odaklanamamaya başlarız, heyecan ve kaygı o derece yükselir ki bildiğimiz şeyi aktaramaz hale geliriz, sesimiz titreyebilir, dizlerimizin bağı çözülebilir, mide ve bağırsak faaliyeti o kadar artar ki, bazen öğrenciler arasında çok oluyor, sınavı yarıda bırakıp çıkmak zorunda kalabiliyor. Bunun gibi bir Ters U ilişkiden söz ederiz.
Hans Selye stres literatüründe çok önemli bir isimdir, o der ki yaşadığımız sürece stres hayatımızın doğal bir parçasıdır, stresin sıfır olduğu yer aslında ölüm demektir. O nedenle kliniğe gelen başvurularda da ‘Hayatımdan stresi tamamen çıkarmak istiyorum’ gibi beklentiler olur ama bu beklentiyi birlikte revize edip daha gerçekçi ve işlevsel zemine oturturuz. Stresle daha etkili ve sağlıklı baş edebilmeyi öğrenmektir.
—–

Gökhan Biçici: Travmayı, stresi tanımladınız. İnsanlık tarihi açısından özel bir dönemdeyiz ve yoğun bir travma dönemi yaşıyoruz, en son yüz yıl önce İspanyol gribi benzer bir etkiye sahip oldu ama tabi o dönem dünya bu kadar iç içe değil, bu kadar iletişim geliştiğin anlık gelişmelerin beraber yaşandığı bir noktada değildi. O dönem 50 milyon kişi öldü, şu anda da 1 milyonu geçti ve daha bir süre daha devam edeceğe benziyor. Koronavirüs salgınına dönersek, travmayı farklı boyutlarıyla tanımladınız ama küresel salgını bu boyutlarıyla ilk defa yaşıyor yaşayan kuşaklar. Covid19 salgın travmasının örneğin depremler, büyük toplumsal olaylar, siyasal çatışmalar, geniş alanları kapsayan afetler türü travma kaynaklarıyla bir farkı var mı, hangi noktalarda ortak noktaları var, hangi noktalarda özgünlükleri ve farklılıkları söz konusu?

“BELİRSİZLİKLER KAYGILARI GETİRDİ”

Serap Altekin: Yaklaşık olarak yüz yılda bir insanlığı sınayan bir travmatik deneyimden söz edebiliriz salgın hastalıklar için. Şu anda biz hayatta olanlar ve hayatta olan atalarının repertuarında olan bir deneyim değil salgın hastalık. O sebeple bir kere referans alabileceğimiz her hangi bir deneyim olmaması insanlığı şu anda en çok zorlayan şeylerden bir tanesi. Yüz yıl önceki salgını daha çok edebiyat ürünleri üzerinden takip ediyoruz. Tabi yıllar ilerledikçe bilginin akışı, bilginin kümülatif olarak ilerlemesi ve bize gelmesi dijitalleşmesi gittikçe kolaylaştı. Belki bugünden geleceğe daha fazla ve daha kolay aktarılabilecek. Benzerlikleri de var, farklılıkları da var diğer travmatik olaylar ve travmatik stressördür. Pandemiyi başlatan şey gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük olan bir şeyin insan hayatı için yarattığı tehdit ve tehlike olması. Dolayısıyla bir deprem, sel felaketi veya bir yangın veya bir kazada bazen gözümüzle bir etkiyi gördüğümüz depremin sarsıntısını hissettiğimiz, doğrudan merkezinde veya merkezine yakın olmasak bile tanıklık edebildiğimiz daha somut bir şey oluşuyor gözümüzde.

“PANDEMİ ÖYLE BİR ŞEY Kİ HAYATTAKİ ATALARIMIZDAN REFERANS ALABİLECEĞİMİZ BİR KARŞILIĞI YOK”

Ancak pandemi öyle bir şey ki hem kendi hikayemizde ve hayattaki atalarımızdan referans alabileceğimiz bir karşılığı yok hem de gözümüzle göremediğimiz kadar küçücük olan bir şeyin yaşamımızda yarattığı tehdit söz konusu.
Pandemi karşısında diğer travmatik olaylara benzer şekilde ilk hissettiğimiz tepki korku duygusuydu. Çünkü bu hastalık insan hayatı için ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı, bu hastalıkla birlikte hayatını kaybeden insanların, yoğun bakımda tedavi altına alınan insanların haberlerini duymaya başladığımız andan itibaren bu bizim için temel bir korku yarattı. Korkuyla kaygı birbirine çok benzeyen hatta bazen çok iç içe kullanılan duygu tepkisi ama bunları aslında birbirinden ayrıştıran ve farklılaştıran temel bir ayrım var. Korku dediğimiz şey somut olarak bir dış tehdit ve tehlike olduğundan bizim alarm durumuna geçmemiz ve hayatta kalmak için, kendimizi korumak için savaş, kaç veya don gibi üç ana tepkiden bir tanesine canlı bir organizma olarak hazırlandığımız reaksiyon, dolayısıyla korku bizim için en arkaik, en evrimsel kökeni olan bizi hayatta tutan, varlığımızı koruyan işlevsel duygu tepkilerden bir tanesi. Salgın hastalık gibi insan hayatını tehdit eden bir dış tehdidin karşısında, bu öncelikle herkeste bir korku yarattı. Sonrasında başlayan kaygı ise, kaygı dediğimiz şey daha çok somut, gözümüzle gördüğümüz bir tehdit olmasa bile veya olduktan sonra daha uzun vadeli olarak belirsizliklerin getirdiği ve tetiklediği bir duygudur.

“İNSAN DENİLEN CANLI HAYAT ONUN İÇİN NE KADAR ÖNGÖRÜLEBİLİRSE O KADAR GÜVENDE HİSSEDER”

Herkesin aklındaki soru bu salgın daha ne kadar sürecek, ne zaman bitecek, hayatımı ne kadar etkileyecek, herkes önünü net görmek ister, insan denilen canlı hayat onun için ne kadar öngörülebilirse, ne kadar kontrol edilebilirse kendisini o kadar güvende hissedebilen bir varlık. O nedenle karanlık, insan için tehditkar belirsizlikler ve bilinmezlikler de her zaman kaygı ve tedirginlik yaratır. Daha ne kadar sürecek, hayatımız ne kadar etkilenecek, hayatımızı geçinebilecek miyiz, çocukların eğitimi ne olacak, benim kazancım ne olacak, işimi koruyabilecek miyim, kronik hasta yakınları olanlar hastalarına dair, acaba bulaşacak mı, aldığımız tedbirler yeterli mi?…Dolayısıyla o belirsiz, bilinmeyen insanlık için çok yeni olan bir çok belirsizlik içeren bu şeyin karşısında kaygı da en sıklıkla yaşadığımız duygusal tepkilerin bir diğeriydi. En başta hatırlarsınız salgın hastalık ilk Mart ayında Türkiye’de de bulunduktan ve dünya genelinde pandemi olarak adı konulduktan sonra insanlar arasında farklılaşan tepkiler de dikkat çekti. Bazı insanlar fazlasıyla şiddetli bir korku, onunla birlikte bir panik ve dehşete düşme hali ve onunla birlikte başlayan kaygılar, endişeler yaşadılar. Olağanüstü tedbirler aldılar, günlük hayatlarının akışını olabildiğince değiştirdiler, bazıları o kadar korkuyu, dehşeti yaşadı ki günlük hayatına devam edemez hale geldi. Öteki uçta ise sanki böyle bir gerçeklik hiç yokmuşçasına varolmaya devam eden, günlük hayat akışında hiç bir şeyi değiştirmeyen, hatta böyle bir hastalığın varlığını ve tehdidini inkar eden bir var oluş gözlemledik.

Gökhan Biçici: Tam da bu dönemde türlü komplo teorileri öne çıktı, “Aslında salgın yok, imal edilmiş bir, algı üzerine şekillenen bir operasyon diyen de var, “Laboratuvarlarda üretilen, belli ülkelerin birbirine karşı silah olarak kullandığı silah” olarak nitelendirenler de oldu ve tam da bu belirsizlik çağında, kaygıların bu kadar zirve yaptığı çağda bu tür komplo teorilerinin alıcısı da arttı değil mi?

Serap Altekin: Kesinlikle çünkü bilinmezlik ve belirsizlik arttıkça insan kendini daha kaygılı ve tedirgin hissediyor. Ve olabildiğince o bilinmezliği ve belirsizliği kendince bir yere oturtabilmeye ve kendince belirli hale getirmeye çalışıyor işte o komplo teorileri tam o ihtiyaca hizmet etti, bilinmeyenleri ve belirsizliği olabildiğince belirli ve bilinen kılmaya öyle veya böyle hizmet eden bir açıklama getirdi, o yüzden bazı insanlar fazlasıyla tutundular o açıklamalara. Bu geniş yelpazede, bir tarafta günlük hayattan işlevsellikten tamamen kopan uç noktayla, diğer yandan bu gerçekliği tamamen yok sayan tepkiler arasında aslında her ikisi de şok tepkilerinin başka versiyonları. Çünkü insanın her hangi bir böylesine zorlayıcı bir dış gerçeklik karşısında, travmatik olay, yeni bir durum karşısında uyumlanabilmesi belli bir zaman ve alan ihtiyaç duyan bir şey. o zaman ve alanı kendimize tanıyana kadar türlü uç tepkiler verebiliyoruz. Zaman içinde bir uyumlanma süreci meydana geldi. Bu gerçeklikle birlikte yaşamanın yavaş yavaş yollarını geliştirmeye başladık.

“BELİRSİZLİK VE BİLİNMEZLİK İÇİNDE KONTROL EDEBİLDİĞİMİZ KADARINI KONTROL EDEBİLMEK ÖNEMLİ”

Bizler ne önerdik. Belirsiz ve bilinmezlik içinde kontrol edebildiğimiz kadarını kontrol edebilmek, dolasıyla küçük rutinler oluşturmak ve eskiden olan süregelen bazı rutinlerimizi sürdürebilmeye gayret göstermek bizi görece güvenli hissedebilmeye, işlevselliğimizi korumaya destek olabilir. Uyumlanmada en çok yardımcı olanlar bunlar oldu. Eğitim öğretim sistemi ekranlara taşıdı, pek çok insan ofiste çalışanlar işini evlere taşıdı, türlü sesli sistemlerle iletişim araçları hayatımıza girdi, her şeyi ekran üzerinden yapmaya başladık, çocukların hayatı değişti, ergenlerin gençlerin eğitim pratikleri değişti, biz yetişkinlerin çalışma hayatı pratiği değişti, evin içindeki işlerin sorumlulukların paylaşımı değişti, dolayısıyla uyumlanmamız gereken çok fazla şeyle karşı karşıya kaldık.
Bir yandan hayatımızı tehdit eden bir salgın hastalığı gerçeği var, güvenliğimizi ve sağlığımızı bir yandan korumak için çaba sarf ederken, diğer yandan o kadar çok faktör değişti ki yeni bir uyumlanma noktası bulabilmeye çalıştık, evde düzen kurmaya çalıştık, işimizi ona göre düzenlemeye çalıştık, tüm üniversiteler, liseler, okullar yeni bir eğitim öğretim sistemine hızla uyumlanmaya çalıştılar, çok işimiz vardı ve hakikaten çok zorlu bir süreçten geçtik, geçtik mi aslında geçiyoruz, tam da ortasındayız belki, hala değişmeye dönüşmeye yaşamaya devam ediyoruz şu anda aslında bir travma sonrası stres tepkileri değil de süregelen bir travmatik sürecin içindeki tepkilerden bahsediyor olabiliriz. Birşeyin bizim üzerimizde bıraktığı etkilerini görebilmek, gözlemleyebilmek ve sağlıklı değerlendirebilmek için üzerinden bir miktar zaman geçmesi gerekir. Belki bu pandemi bittikten hemen sonra da değil, bir zaman sonra baktığımızda nasıl dönüştürdü, nereden başladık nereye geldik üzerine de daha anlamlı yorumlar yapabiliyor olacağız.
—-

Gökhan Biçici: Tarihsel olarak bir dönemin içindeyken, onu tümüyle geride bırakmadan onun özelliklerini kavramanız mümkün değildir denir. Travma açısından şu anda tüm insanlığı etkisi altına alan bir travma yaşıyoruz ama henüz ne yaşadığımızın farkında ve idrakında da değiliz denebilir değil mi, belki birkaç yıl sonra dönüp baktığımızda aslında bu dönem neler yaşadığımızı, toprağımızın nasıl sarsıldığını anlamak mümkün olacak. Gölcük depremi dönemini hatırlıyorum, o dönem depremden hemen sonra öylesine bir etki altında olmuştu ki toplum o dönem yaşadığımız travmanın boyutlarını o travmanın, gündelik hayatımızı, insan ilişkilerimiz nasıl etkilediğini o travmayı geride bıraktıktan bir sene sonra fark edebildik. Şu anda henüz farkında bile değiliz denebilir mi? 

Serap Altekin: Bir kısmını tanımlayabiliyoruz, bir kısmını açıklayabiliyoruz, bir kısmın farkındayız ama elbette ki bir kısmı var ki zamanla göreceğiz çünkü tam ortasında ve içindeyiz.

“MARMARA DEPREMİNDEN 2020’YE KADAR O KADAR ÇOK TRAVMAYLA SINANDIK Kİ…”

1999 depremini örnek verdiğiniz aslında Türkiye tarihinde bireysel ve toplumsal psikolojiyi değerlendirirken de çok önemli kırılma noktalarından, dönüm noktalarından bir tanesidir ‘Marmara Depremi’. 1999 Marmara depreminden 2020 yılına gelene kadar özellikle son 10 sene içerisinde birbiri ardı sıra o kadar çok travmayla sınandık ki. 1999 depremi büyük doğal afetlerden biriydi, onun ardından büyük bir ‘Van Depremi’ yaşandı. Yakın zamanda yine Erzincan Malatya bölgesini etkileyen büyük deprem yaşandı, Antakya’da sel felaketi, Soma maden faciası, uçak kazaları, mesela Isparta’da, İzmir’den İstanbul’a gelen uçakta yaşanan, 2013’den Gezi protestolarından bu yana iki gün önce yıldönümü olan 10 Ekim Ankara katliamı Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük terör saldırısıydı, Suruç, Stat saldırısı, Reina katliamı, darbe girişimi…bunlar o kadar arka arkaya yaşandı ki yakın tarihimizde, travmaların daha bir tanesinin şokunu atlatamadan bir yenisi ekleniyordu, bir tanesindeki kayıpların yasını yaşayamadan, sindiremeden bir yenisi bir yenisi ekleniyordu. Dolayısıyla pandemiyi de sadece aslında kendi süreci içinde değil geçmişten bu yana gelen üzerimizdeki kümülatif etkilerde bir bütün olarak değerlendirmek anlamlı. Hem bireysel hem toplumsal anlamda pek çok travmayla pek çok cephede savaştığımız, mücadele verdiğimiz bir dönem oldu. Bunların arka planında bir de bu şekilde olan daha noktasal toplumsal travmaların dışında kadın cinayetleri, maalesef devam ediyor, o anıtsayaç maalesef sürekli çalışmaya devam ediyor, hiç gündemden düşmeyen bir konu kadına yönelik şiddet, LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcılık ve şiddet, çocuk istismar, gibi pek çok konu, gıdaların bozulması, küresel iklim krizi gibi mikro ve makroda pek çok travmatik stressörle mücadele halindeyiz. Dolayısıyla yine iyi direniyoruz, sağlığımızı, dengemizi iyi koruyoruz denebilir bütün bunların ortasında.

Gökhan Biçici: Travma kaynakları daha da yoğunlaştı. İşin genel boyutlarını konuştuk, toplumsal boyutlarını konuştuk, tarihse boyutlarını konuştuk, farklılıklarını özgünlüklerini vurguladık peki daha somutlamak gerekirse bu pandemi süreci insanlarda, bireysel anlamda, ya da daha küçük ölçekli topluluklar, aileden başlayarak, en yaygın haliyle ne tür tepkileri tetikledi?

Ortak insan deneyiminden biraz önce söz ettik. Bütün bunlar karşısında ilk ve en otomatik reaksiyonlarımız korku, onunla beraber bir şok olma hali, belirsizliklerle beraber ve hala devam eden kaygılar, endişeler hali, bütün bunların günlük hayatımızda yarattığı sekteler ve bozulmalar, mesela En yaygın karşılaştığımız tepkiler, stres tepkilerinin dışa vurumu insanların uykuları çokça bozuldu Mart ayından bu yana, bir kere işin eve taşınmasıyla beraber nerede iş saatleri bitiyor, nerede özel hayat başlıyor çok iç içe geçmeye başladı. Bazı insanların işinin tabiatı evde çalışmaya daha uygundu ve bu geçiş yapılabildi, ancak milyonlarca insan her gün kalkıp en az iki üç toplu taşıma aracına binip işe gitmeye devam etmek zorunda kaldı.

“PANDEMİ HEPİMİZİN AYNI GEMİDE OLMADIĞINI GÖSTERDİ”

Pandemi evet milyonlarca insanın karşı karşıya kaldığı bir tehdit ve buna karşı ortaklaşıyoruz, ancak bir yandan da sosyal adaletsizlikleri en çıplak haliyle de gün yüzüne çıkaran bir dışsal olay. “Hepimiz aynı gemideyiz” ifadesi çok sık kullanıldı ama daha gerçekçi olmak gerekirse aynı gemide bir taraftan da değiliz. Maruz kaldığımız şeyin aynı olması hepimizin yaşadığı deneyimi aynılaştırmıyor. İşini hızlıca hemen ertesi gün 11 Mart itibariyle evine taşıyan taşıyabilmek hakkına, alanına sahip olan bir insanın yaşam kalitesi, karşı karşıya olduğu sağlık riski ve zorlukla pandemi başlamasına rağmen her gün toplu taşımaya binerek işe gitmek ve o üretim bandında çalışmak olmak, belik sokakta çalışmak zorunda olmak, belki de evine ancak bu şekilde ekmek götürebiliyor olmak, ve bunun içinde aylarca yaşamak zorunda olan insanın gerçekliği aynı değil. Evet eğitim sistemi bir kaç hafta içinde ekranlara taşındı, devlet okulları EBA TV üzerinden yayın yapmaya başladı, özel okullar kendi sistemlerini devreye soktular, ama yine bu gerçeklik de her hanede aynı şekilde yaşanmadı. İki ya da üç odaklı bir evde bir evin bir veya iki çocuğu bazen kişi başına bir bilgisayarın düştüğü her odada televizyonun olduğu daha erişilebilir bir internet kaynağının olduğu internet bağlantısı sorunu olmayan odalı bir sobalı küçük tek göz bir odada 6 kardeşin artı aile büyüklerinin bir arada yaşadığı bir hayatta tüm çocukların o eğitim öğretim olanağına ulaşması ulaşamaması, bazı kasabalarda, bazı köylerde internet bağlantısının olmaması gibi gerçekliklerle de karşı karşıya kaldık. Öneriler sorulurken, bir yandan ortaklaşa insan deneyimleri var, bir yandan da her birimizin kendi gerçekliğine göre yaşadığımız farklı farklı gerçeklikler de var ve o arada çok geniş bir varyasyon var. Bundan dolayı da herkes için uygun bir reçete oluşturabilmek çok kolay değil, çünkü herkesin gerçekliği çok farklı.

“SOSYAL ADALETSİZLİĞİN YARATTIĞI CİDDİ BİR KIZGINLIK VE ÖFKE DOĞAL OLARAK YÜKSELMEYE BAŞLADI”

Bu sosyal adaletsizliğin yarattığı ciddi bir kızgınlık ve öfke de doğal olarak yükselmeye başladı, ayrımcılık ve ayrımcılık üzerinden ötekileştirme söylemleri o zeminde ortaya çıkan şiddet böylesi dönemlerde artar. Pandemi başından itibaren ilk aylarda medyada, sosyal medyada sokakta yine o ayrımcı dil, öfke kızgınlık ve bunların yöneldiği saldırganlığın arttığını da hep birlikte gözlemledik. Tüm hayatın evin içine taşınmasıyla birlikte var olan tüm ilişkisel problemlerin ve HANE İÇİ problemlerin iyice gün yüzüne çıkması, özellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliğini çok tırmandıran bir zemin oldu, özellikle kadınlar bir yandan çalışırken, bir yandan evdeki tüm domestik işleri yürütmeye çalışmak, bir yandan çocukların eğitimlerine eşlik etmek gibi görev ve sorumluluklarla çok baş başa kaldıklarını ifade ettiler, dolasıyla toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde attığımız üç beş adım varsa bir miktar geri adım atılmış gibi oldu yine erkeklere kıyasla kadınların bedeli daha çok ödedi yıprandığı bir dönem olduğunu gözlemledik. Hali hazırda var olan aile içi şiddet ve istismarın sıklığının ve niteliğinin arttığını gördük. Çocuklara, gençlere, ergenlere yansıyan bambaşka boyutları oldu. Yüz yüze eğitim sisteminden bir anda ekran üzerinden bir eğitim sistemine dönmek herkesin tüm ezberlerini, ayarlarını bozdu, toprağından sarstı.

“ÇOCUKLARIN EKRAN SÜRESİNİ YÖNETMEKLE İLGİLİ, DİJİTAL DETOKSLA İLGİLİ ÖNERDİĞİMİZ NE VARSA HER ŞEY DEĞİŞTİ”

Hatta çocukların, gençlerin ekran süresini yönetmekle ilgili, dijital detoksla ilgili önerdiği ne varsa bir anda herşey değişti çünkü herşey ekrana taşındı. Herşeyi yeniden yapılandırmak zorunda kaldı herkes, çocuklar için bu zorlayıcı bir şeydi çünkü bir sınıfta bir arada olarak bir dersi öğrenmeye çalışmakla bir evin içinde eğer şanslıyla bir odada ekran varsa bu ekran karşısında yalnızken o materyalle kalmak, odaklanmaya devam edebilmek hiç kolay değil, yepyeni beceriler geliştirmesi gerekti, aynı şekilde öteki tarafta öğretmenlerin, akademisyenlerin hocaların. Hiç bir şekilde bir sınıfta yan yana ve yüz yüze konuşabilmekle, tartışmanın derinliği ve zenginliğiyle en azından kendi yaptığımı iş için söyleyebilirim, ekran karşısında bir araya geldiğimizde bir sıfırdan büyüktür mantığıyla bakarsak rutinleri sürdürebiliyoruz, belli bilgileri aktarabiliyoruz ama o bilgiyi tartışmaya çalışabiliyoruz ama benim kişisel mesleki gözlemim yüz yüze sınıfta yaptığımız tartışmanın derinliği ve zenginliği olamıyor, ne kadar teknik sistemler kullanırsak kullanalım, bir arada olma halinde çokça feragat ettiğimiz kayıp yaşadığımız süreçler oluyor. Dolasıyla bu durum tarafların her biri için zorlayıcı süreçler getirdi, yeni öğrenme süreçleri getirdi. Bir kısım genç ve çocuk daha hızlı adapte olabildi belki öğrenebildi, bir kısım çocuk ve genç özellikle geçmişten beri dikkat ve konsantrasyon ile ilgili biraz daha fazla zorluğu olan çocuklar ve gençler doğal olarak ekran karşısındaki bir eğitim sistemine odaklanmakta daha fazla zorlandılar, bu da tabi akademik zorluklar ve problemler getirdi.

Gökhan Biçici: Elbette salgın bir süre sona erecek, etkisinin önümüzdeki iki yıl devam etmesini öngörenler de var, genel olarak önümüzdeki yaza doğru genel bir rahatlama bekleyenler de var. Peki bu dönem yaşanan travmaların insan ilişkilerini, insan hayatını,  toplumsal ilişkileri, bireysel arası ilişkileri daha kalıcı bir biçimde etkileyeceğini öngörüyor musunuz, bugünden açığa çıkan bir takım veriler var mı yoksa konuşmak için henüz erken mi?

Serap Altekin: Üzerinde tartışılabilir şeyler ama öngörmek çok kolay değil, çok keskin cümleler kurmak da zor. Bir de tek yönlü değil çok yönlü değişimler dönüşümler olabilir. En çok da üzerinde konuşulan, tartışılan şeyler genelde olası kalıcı olumsuz etkileri oluyor ama bir taraftan da bizi belki olumlu anlamda bir şeyleri fark ettirecek. İnsanı daha sağlıklı ve doyurucu bir hayata taşıyacak dönüşümlere de gebe olabilir bu süreç, belki bütün mücadelemiz de bunu bu yöne taşımak için olabilir. Neler değişti ve neler nasıl kalabilir, herkesin ortak deneyimidir, özellikle sosyal hayatı daha hareketli olan, insan temasına daha alışık olan insanların en büyük ihtiyacı, özlemi, şikayeti birbirinden ayrı düşmekti, bir araya gelememek, buluşamamak, yüz yüze konuşamamak, birbirine sarılamamak, dokunamamak en çok aslında.

AİLE İLİŞKİLERİ, DOSTLUK, AHBAPLIK, KOMŞULUK İLİŞKİLERİ YAKIN BİR KÜLTÜRÜZ, PANDEMİ EN ÇOK BUNA ZARAR VERDİ

Biz Türkiye’de kültürel olarak da hala aile ilişkileri, eşlik, dostluk, ahbaplık, komşuluk ilişkileri yakın olan bir kültürüz. Bu bizim için aslında çok hayati, çok destekliyici, çok da değerli bir kaynak insan ilişkileri. İşte pandemi bizi en çok bu anlamda ayrı gayrı düşürdü ve en çok bunun özlemini duyuyoruz. Bunun özlemiyle baş edebilmek için naslı çözümler üretilmeye gayret edildi. Ekran üzerinden buluşmalar, yine bir sıfırdan büyüktür mantığıyla bakarsak hiç temas edememek, hiç konuşamamak, görüşememek yerine en azından bazı dijital araçların yardımıyla birbirimizi görebilmek karşılıklı ekranda da olsa kahve içebilmek, sohbet edebilmek, bazen bir oyun oynayarak ortaklaşabilmek ekran üzerinde, bu gibi yol ve yöntemlerle o yalnızlığımızı kırmaya insan temasımızı ve sosyal temasımızı sürdürebilmenin türlü yollarını bulmaya gayret ettik.
——

Gökhan Biçici: Devletler, ABD’den Türkiye’ye kadar bir sınav verdiler, özellikle Sağlık sistemleri açısından sınavlar verildi…Sağlık sistemi açısından, devlet, iktidar açısından psikolojik sağlık açısından iktidar, toplum bu sürece hazır mıydı, yoksa çok bireysel ve bazı sivil toplum örgütlerinin çabalarına mı kaldı?

Serap Altekin: Sağlık çalışanlarının perspektifinden veya tamamen bir vatandaş gözüyle baktığımızda, verilere ve doğru

bilgiye ne kadar ulaşabiliyoruz üzerinden değerlendirdiğimizde bu açılardan çok iyi bir sınav vermemiş olduğu söylenebilir. Kendi alanım üzerinden yanıtlamam sağlıklı olur belirsizlikler ve bilinmeyenler insanda en çok kaygı tepkisine sebep olur diye konuştuk ya, en stres verici, stresi en çok tırmandıran şeylerden birisi işte o bilinmeyenler ve belirsizliklerin karşısında duyduğumuz kaygı. İşte tam bu sebeple o bilinmeyenleri ve o belirsizlikleri ne kadar özellikle de otorite figürleri ki devlet insanın, vatandaşın gözünde bir otoritedir ve insan devlete bir şekilde güvenebilmeye ihtiyaç hisseder. Adaletin olduğu yerde, güvenliğin olduğu yerde bizlerin de ancak bireyler psikolojik sağlığımızı koruyabilmemiz, psikolojik sağlığımız açısından daha dengeli yaşayabilmemiz daha sağlıklı ve işlevselliğimizi koruyabilmemiz mümkün olur, tam da o noktada doğru bilgiye erişebilmek noktasındaki sıkıntı var olan kaygıları ve güvensizlikleri daha da arttırdı ve bir insanda kaygı duygusunun üzerine güvensizlik de yaşadığı yaşadığı zaman o tedirginlikler ve kaygılar zaten somut olarak var olan korkular, endişeler iyice artar, güvensizliğin olduğu yerde kızgınlık ve öfke artar, kızgınlık öfkenin arttığı yerde, güvensizlik ve tedirginliğin olduğu yerde şiddetin ve saldırganlığın ötekileştirmelerin daha fazla yaygınlaştığını görüyoruz, sokakta, medyada, sosyal medyada, günlük hayatta ve insanların hayatlarında Türkiye’de de çokça böyle olduğunu biliyoruz. Mesela ayrımcılık ve ötekileştirme söylemleleri ve davranışları bir dönem Çinlilere yöneldi, bir dönem yurt dışına giden gelen herkese yöneldi, bir dönem TR’de yaşayan ekspatlara yabancılara yöneldi, bir dönem oldu çocuklara, ergenlere ve gençlere o kızgınlık ve ötekileştirme yöneldi. Siz semptom taşımıyorsunuz ama hastalığı taşıyorsunuz. Sonra bir dönem yaşı ileri olan büyüklere büyüklere yöneldi. Sonra uyumlanma süreçlerinde o şokun ve yoğun duyguların bir parçasıdır aslında, insan baş edemediği yoğunlukta bir şok, korku, kaygı, isyan, kırgınlık ve öfke olduğunda elinde ateşten bir top varmış gibi hisseder ve ateşten topun yakıcılığı dayanılmaz olduğu için o ateşten topu sürekli birilerine atmaya, birilerini suçlamaya ihtiyaç hisseder. İşte ötekileştirmede işte aslında da o ihtiyaçtan temel alan bir şeydir. Tam da bu dönemde dıştan gelen şeyler insanları yeterince güvende hissettirmediği için o bilgi ve haber akışı sağlıklı ve şeffaf şekilde olabilseydi, insanların güvenli hissetmesine biraz daha hizmet edebilirdi, şeffaflık ve doğru bilgi ve haber akışı yeterli düzeyde olamayınca insanların hali hazırda zaten var olan kaygısını, kızgınlığını, tedirginliğini, öfkesini daha da arttırdı ve bu da bu süreçleri daha zorlu yaşanmasına sebep oldu.
—–

Gökhan Biçici: Böylesi toplumsal travmalar döneminde daha yoğunlaştırılmış halde yaşıyor insanlık. Öne çıkan yansımalardan bir tanesi boşanmaların artması, yine diğer yandan evliliklerin artması söz konusu. Bunlar ne kadar ertelenmiş nikahların kıyılması, ne kadar genel olarak bir refleks? Henüz verilere, rakamlara  yansıyan bir durum yok ama bu açıdan bakıldığında böylesi travmalar döneminin hemen arkasında yaşanan bu reaksiyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Serap Altekin: İnsan hayatı söz konusu olduğunda hiç bir zaman A noktasında B noktasına doğrusal giden, basite indirgenmiş neden sonuç ilişkileri yeteli olmaz hiç bir sonucu tek bir nedene bağlayarak açıklayamıyoruz. Pandemi insanlar için, toplumlar için son derece zorlayıcı, sarsıcı bir yaşamsal deneyim ancak tek başına bir şeye sebep olması değil de bir şeyleri, var olan birşeyleri katalize etmesi, hızlandırması olarak tanımlanabilir. Nasıl ki aile içinde istismar, ensest, şiddet, veya toplumsal cinsiyet eşitsizliği konuları var olanı daha da alevlendirdi, arttırdı diyorsak aynı şekilde aslında aile içindeki, ilişkiler içindeki çatışmaları, kurumların içinde, sistemlerin içindeki zaten var olan çatışmaları daha görünür hale belki getirdi, daha sert bir sınavdan geçiriyor oldu, belki ardından izlenen, ve istatistiklere yansıyan şeyler bu öteki taraftan zorlu, yaşamı tehdit eden bu kadar güçlü bir stressör olduğunda yaşama daha sıkı tutunmak ve hayatta kalmanın bir güdüsü olarak üremekte, çocuk dünyaya getirme duygusu da bazen artabilir. Aynı zamanda sadece olumsuz etkilerden söz etmeme gerekir, yaratıcılığın, üretkenliğin çokça arttığı dönemlerdir salgın dönemleri, pek çok buluşun icadın ortaya çıktığı, pek çok edebiyat ürününün, sinema eserinin ortaya çıktığı, sanatsal faaliyetlerin ve yaratıcılığın aynı zamanda arttığı dönemdir.
—-

Gökhan Biçici: Evet savaşlar dönemi aynı zamanda tıpta en büyük atılımların kayda geçtiği tarihsel dönemle olagelmiştir mesela. Meslek açısından ele alalım. Mesleğinizin daha öne çıktığını görüyoruz, belki de salgın sonrasında daha da önem kazanacak. Terapi süreçleri daha yüz yüze yapılması beklenen, alışılmış olan bir pratik ama bu açıdan da farklılık oldu, uzaktan eğitimde olduğu gibi online seanslara dönmek zorunda kaldı. Online seans olur mu olmaz mı tartışması da yer yer oldu ama bu tartışmadan daha kapsamlı bir noktada ele almak gerekirse  mesleğin geleceği açısından neler öngörüyorsunuz? 

Serap Altekin: Aslında Türkiye’nin psikoloji tarihinde 1999 Marmara depremi en büyük kırılma noktalarından biriydi, Türkiye’de psikologların ne iş yaptığının daha bilinir ve görünür olması, psikologlara psikoterapi için başvurunun biraz daha kolaylaşması, insanların daha rahat etmesi açısından 1999 depremi sonra pek çok bireysel, toplumsal travmadan sonra bu daha görünür hale geldi.

“TÜRKİYE’NİN PSİKOLOJİ TARİHİNDE 1999 MARMARA DEPREMİ EN BÜYÜK KIRILMA NOKTALARINDAN BİRİYDİ”

İnsanlar depremlerden kazalardan sonra Türk Psikiyatri Derneği ve TPD işbirliğinde pek çok kamuoyu açıklaması ve bilgilendirmelerde paylaştık psiko eğitimsel bilgiler. Travma ne demektir, travmatik bir olay insanlarda ne tür tepkiler oluşturur, travmatik bir olay karşısında neden ve nasıl anormal duruma verilen normal tepkiler yelpazesine tanımlanır, ne kadarı normaldir, ne olduğu zaman bir profesyonel yardıma başvurmak daha faydalı olur, medyada çalışan arkadaşlarla son 20 yılda iş birliğimiz arttı, kadına şiddet haberleri, kadın cinayeti haberleri, çocuk istismarı haberleri, intihar, haberlerini, patlama, savaş çatışma haberlerini, nasıl bir dille, nasıl bir bağlamda vermek toplumsal değişime dönüşüme daha sağlıklı bir katkı sağlar, nasıl verdiğinizde toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretmiş olursunuz, kadına yönelik şiddeti meşrulaştırmış olursunuz, intiharı özendirmiş olursunuz. Son 20 yılda medya çalışanlarıyla, mensuplarıyla, gazetecilerle, editörlerle, aktivistlerle, sivil toplum örgütleriyle işbirliğimiz sıkça arttı, bu anlamda son 20 yılda pek çok açıdan travmatik deneyimler yaşandı ama bir taraftan da birlikte üreterek yola devam ettik. Pandemi açısından da evet daha önceki toplumsal travmalarda olduğu gibi görünür oldu, insanların ihtiyacı arttı, ancak ihtiyacın arttığı oranda insanlar başvuramadılar çünkü insanlar çok temel anlamda bir yaşam kaygısına girdiler, hayatlarını geçindirebilmekle ilgili kaygılara girdiler, bazı insanlar günlük olarak çalışıp hayatların günlük olarak geçindiriyor, bazı insanlar işlerini tamamen kaybetti, bazı insanlar ücretsiz izne çıkarıldı, işyerleri kapatıldı, insanları maaşları azaltıldı.

İNSANLARIN PSİKO SOSYAL DESTEK ALMA İHTİYACI ÇOK ARTTI AMA BU HİZMETLER SİGORTA KAPSAMINDA DEĞİL

Dolayısıyla böyle bir dış gerçeklikle yaşanırken, herkes hayatta kalmanın mücadelesini sürdürürken her ne kadar insanların psiko sosyal destek ihtiyacı artsa da her zaman bunu önceliklendirecek ve adım atacak o hizmeti alacak bir imkanı bulamıyorlar. Türkiye’de psiko terapi hizmetleri sigorta kapsamında bulunmuyor o yüzden de başvurmak ve bu hizmette yararlanmak herkes için çok kolay olmuyor.

“ONLİNE TERAPİ PANDEMİYLE BİRLİKTE YADSINAMAZ BİR İHTİYAÇ HALİNE GELDİ VE TEK YOL OLDU”

Online sistemlere geçiş pandemi sürecinin çok öncesinde başlayan bir tartışma ve uygulamaydı, yurt dışında yaşayanlar için, türkiyede bulunan ekspatlar, için kronik hastalığı olduğu için evden çıkamayanlar için artık bu tür araçlar, görüntülü görüşmeyi uzaktan sürdürebilen araçlar geleneksel olmayan psikoterapi ortamları çerçevesinde Türk Psikologlar Derneği’nin de Türk Psikiyatri Derneği’nin de etik kodunda etik yönetmeliğinde yer alan ve çerçevesi tanımlanan uygulamalardı, akan suyu tersine akıtamayız sonuçta dünyanın aktığı ve evrildiği bir yer varken her meslek her uygulamada değişmek ve dönüşmek zorunda. Dolasıyla pandemiden çok önce de online psikoterapi hizmetlerinin online verilmesi tartışılan ve çerçevesi tanımlanmaya başlanan bir süreçteydi elbette pandemiyle birlikte bu yadsınamaz bir ihtiyaç oldu ve hepimiz için de bunu sürdürebilmenin bir noktada tek yolu oldu. Bir süre askıya alındı sonra yavaş yavaş ekran üzerine taşınmaya başlandı.
Psikoterapi sağlık sigortası kapsamında değil dediniz o önemli, bu süreç aynı zamanda psikoterapinin hızla genel sağlık sigortası kapsamına alınmasının ne kadar ihtiyaç olduğunun da altını çizdi, bir meslek yasası talebi de var psikologların, bu noktada da bir belirsizlik var hala, bir yandan bu kadar önem kazanmış ve öne çıkmaya başlamış bir meslek olmasına rağmen Türkiye’de hala psikoloji açısından bir meslek yasası söz konusu değil. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz.

Gökhan Biçici: “Psikoterapi sağlık sigortası kapsamında değil hala” dediniz, bu süreç aynı zamanda psikoterapinin hızla genel sağlık sigortası kapsamına alınmasının ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunun altını çizdi. Öte yandan yine meslek yasası talebi de var psikologlarının, bu noktada da bir belirsizlik hala sözkonusu, oysa psikolojinin pandemi sürecinde daha da öne çıkmaya başlamış bir meslek grubu olmasına rağmen Türkiye’de bir meslek yasasının hala olmaması ilginç değil mi?

Serap Altekin: Evet maalesef pek çok izleyici, takipçi açısından sürpriz de olabilir ama Türkiye’de hala tabi bulunduğumuz bir meslek yasası yok. Bu da bizdeki hakkının dışında ve ötesinde hizmet alan insanların da hakkını korumakta ve gözetmekte çok önemli boşluklar yaratıyor.

MESLEK YASASI OLMAYINCA MESLEK ETİĞİ VE KURALLARIN TAKİBİ NOKTASINDA CİDDİ SIKINTILAR YAŞANIYOR

Bir meslek yasası olmayınca meslek etiği, yönetmelikte tanımlanan etik kuralların takibi ve uygulaması noktasında çok ciddi sıkıntılar yaşanabiliyor. Sadece 1-2 saat bir seminere katılmış birisinin kendisini terapist ilan etmesi, travma alanında çalıştığını iddia etmesi, Instagram ya da sosyal medya araçlarından reklam vererek bu tür danışmanlıklar yaptığını iddia etmesi insanların da maalesef eğitimini öğretimini, yetkinliğini yeterince araştırmasını yapmadan bu insanlara itibar etmesi çok ama çok ciddi bir halk sağlığı sorunu yaratıyor. O nedenle bize düşen şeyler var. Meslek yasası nedeniyle sisteme düşen şeyler var. Bununla birlikte herkesi yapabileceği çok temel bir şey var ki o da her şeyden önce herkesin hizmet alacağı kişiyi iyi araştırması çok önemli bir sorunun önüne geçebilir. Bu alanda hizmet verebilmesi için bir insanın 4 yıllık psikoloji eğitiminin üzerine iki yıllık uzmanlık eğitimini de tamamlaması gerekir. Yani 6 yıllık bir eğitimden söz ediyoruz. Yine eğer psikiyatrist ise tıp eğitiminin üzerine uzmanlık eğitimini tamamlaması gerekir. Lütfen insanlar hizmet aldıkları kişinin eğitim ve öğretimlerini nereden aldılarını, diplomalarını, yetkinliklerini araştırsınlar bu hasta hakları açısından da hakları olan bir şey.
—–

Gökhan Biçici: Salgın sağlık sistemini büyük ölçüde sınava tabi tuttu. Türkiye’de on binlerce sağlık emekçisi çok sayıda kayıp vermesine rağmen insan üstü bir performansla büyük bir mücadele veriyor, elbette genel olarak toplumun yaşadığı travmaların yanı sıra bunları çok daha yoğunlaştırılmış haliyle en ön cephede yaşıyor, işin travmatik boyutlarıyla yüzleşiyorlar, aylarca evlerine gidemediler, mesai saatleri belirsiz oldu, sürekli ölümle burun buruna yaşadılar, her gün onlarca insanın hayatını kaybettiğine tanık oldular ve buna belirsiz bir süre maruz kaldılar ve kalmaya devam ediyorlar. Siz bu alanda sağlıkçılarla beraber çalıştınız ve çalışıyorsunuz. Bu çerçevede sağlıkçılar açısından tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz, neler yaşandı, neler yapılabilir?

Serap Altekin: En fazla yük onlarda, çok büyük bir çoğunluğunun ciddi bi tükenmişlik içinde olduğu veya tükenmişlik riskiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Üzerlerindeki yorgunluk,yılgınlık ve tükenmişlik kaynakları da çok yönlü…Hiç olmadığı kadar, aynı doğal afetler döneminde veya toplumsal travmalar zamanında mesela patlamanın olduğu yerde, Soma maden faciasında Manisa’da, Erzincan Malatya depreminde o bölgede bölgesel olarak yaşandı şu anda pandemi koşullarında Türkiye’nin hemen hemen her yerinde özellikle yoğun bakım çalışanları, dahiliyeciler, göğüs hastalıkları, kulak burun boğaz çalışanları ve tüm sağlık çalışanları bütün sağlık çalışanları inanılmaz bir yorgunluk ve yoğunlukla yeterince mola vermeden çalışıyorlar. Haftalarca bazen aylarca evlerine giremediler, ailelerini göremediler. Çocuklarına bir şey taşımamak için, aile büyüklerini riske etmemek için bazen bir nöbetle diğer nöbet arasında daha fazla uyuyabilmek için bazen hastanenin bir köşesinde, bazen onlara tahsis edilen bir otelde konakladılar.

SAĞLIK ÇALIŞANLARI EN BÜYÜK ZORLUKLARI YAŞIYOR

Ama bunu bir gün,üç gün, beş gün değil sayılı gün değil haftalarca aylarca bu şekilde yaşamaya devam etmek, üstelik sadece yaşam koşulları da değil, bir maske takmaktan bile milyonlarca insan şikayet ediyor, buradan ölçebiliriz, sağlık çalışanları sadece maske değil çok daha sıkı bir maske, siperlik, elbiselerin üzerine giyilen forma ve bütün gün bunun içinde kalıyorlar. Bu sebeple ellerini yıkamaktan, veya eldiven içinde elleri yara oluyor, ayakları bacakları yara oluyor, yüzlerinde türlü dışa vurumlar ortaya çıkıyor, pek çok bu sebepten başlayan sağlık sorunları tetiklenebiliyor. Maskelerin izlerinden yüzleri gözlerinin altı mosmor hale gelebiliyor, bununla birlikte, yorgunluk ve fiziksel olarak zor koşullarda çalışmak zorunda kalmak bunu aylarca sürdürmek bir yana tabi sağlık çalışanı olunca virüse de fazlasıyla maruz kalmanın getirdiği etkiyle her hangi bir vatandaşa oranla daha fazla risk altındalar. Bazen bir meslektaşlarını, çalışma arkadaşlarının teşhisiyle karşı karşıya kalmak, iki gün önce birlikte çalıştıkları, nöbet tuttukları, şakalaştıkları arkadaşlarının yoğun bakımda olduğunu duymak, hayatını kaybettiğini duymak ve bununla yaşamak bazen yaslarını yaşayacak bir z aman ve alan bile bulamıyorlar, hele ki yaz sonunda itibaren vakaların da tekrar artışıyla beraber yaz döneminde alınan bir miktar nefes payı varsa o da zaten fazlasıyla gerilemiş durumda. Arkadaşlarını kaybetmek, arkadaşlarının hasta olması, kendilerinin sürekli yüksek risk altına olması, ailelerinden çocuklarından uzakta çalışmak bütün o ekipmanların konforsuzluğu yoruculuğu ve rahatsızlığı içinde çalışmak artı bunlarla da bitmiyor politik ciddi anlamda baskı altında da çalışılıyor, bu da önemli bir gerçek, bilgi ve haberin yeterince şeffaflıkla aktarılmadığı bir sistemde deneyimlerini paylaşmaları, sayıları ifade etmeleri gibi şeyler bir anda bir soruşturmaya maruz kalmalarına, işlerini kaybetmelerine, geri hizmete çekilmelerine sebep olabiliyor. Böylesine bir ortamda bir yandan insanlara bilgi vermekle ilgili anlamlı bir motivasyon taşırlarken, bir yandan da tam bu anlamda engellenmek de tehdit ve baskı altında olmak da çok zorlayıcı.
Belki bütün bunlara en son eklenecek şey tüm bu zorlu koşullara rağmen bir de üstüne üstük hasta ve hasta yakınlarının şiddetine maruz kalmak bu risk altında çalışmak, kapıları kapıyarak birbirlerini ve kendilerini korumak zorunda bırakılmak gerçekten insanın kelimelerle aktarmakta kifayetsiz kaldığı bir durum bütün bu tablo içinde en büyük zorlukları yaşayanların genel anlamda tüm sağlık çalışanları olduğunu söyleyebiliriz.

Sağlıkçılarımıza da buradan sevgi ve saygılarımızı iletelim…

Gökhan Biçici: Biz bu programda çok geniş kapsamda ele almaya çalıştık salgının psikolojik boyutlarını ancak genelde psikologlardan reçete istenir. Önümüzdeki dönem yine sıkıntılı bir dönem olacağa benziyor, pek çok açıdan Türkiye tarihinin en zor kışına doğru ilerliyor. Bu süreçte vatandaşlar kendilerini psikolojik olarak koruyabilmek için neler yapmalılar?

Serap Altekin: Son yıllarda katıldığım tüm mesleki eğitimler ve okuduğum kitaplar ve kendi hayat deneyimimi birleştirdiğimde bütün aslında kendimize iyi bakmak için, öz bakım için yapılacakları üç tane ana rafine başlıkta toplayabildiğimi fark ettim.

“KENDİMİZE İYİ BAKMANIN ÜÇ ANAHTARI: KENDİMİZE DÖNMEK, BİRBİRİMİZE DÖNMEK VE DOĞAYA DÖNMEK”

Kendimize dönmek, birbirimize dönmek, doğaya dönmek. Bunlar ne demek her birini biraz açmaya çalışayım. Kendimize dönmek kendimize vakit ayırmak ve kendimizi tanımak Ben ne hissediyordum, nasıl düşünüyorum, nasıl tepki veriyorum, bedenim bana ne söylüyor ki burası en çok ihmal ettiğimiz yeridir. Genellikle hasta olduğumuzda, biryerimiz ciddi şekilde ağrıdığında bir araz çıktığında birbirimize kulak veririz ama orası en son noktadır. Oraya gelene kadar vücudumuz bizi hasta edene kadar aslında pek çok sinyal vermiştir, ama biz onu yeterince duymamışızdır, almamışızdır, artık hastalık buzdağının suların üstünde kalan en son parçası ve sonucu gibidir. Kendimize bakmak ve kendimizi tanımak, farkındalık ve iç görümüzü geliştirmek bütün psikoterapi süreçlerinin de, bütün danışmanlık sürecinde en öncelikli hedefidir
Bir insanın ne hissettiğini, aklından neler geçtiğini, neyin karşısında nasıl tepkiler verdiğini güçlü taraflarını zorlandığı tarafları iyi bilmesi ve tanımlayabilmesi o farkındalıkta önemlidir.

“DUYGULARIMIZIN ADINI KOYMAK ÖZELLİKLE ÖNEMLİDİR”

Duygularımızın adını koyabilmek mesela özellikle önemlidir. Neden bu yayına özellikle başlarken stres ne demektir, stres kaynağı karşısında neler hissetmek doğaldır, travma ne demektir, travmatik olayın karşısında ne gibi travmatik stres belirtileri yaşarızı tanımladık şunu anlayabilmek için anormal bir durum karşısında yaşanabilecek normal insanı sağlıklı tepkiler nelerdir, hangileri bende var, mesela uykularım nasıl, sabah kalktığımda dinlenmiş hissediyor muyum uyku düzenim değişti mi, mesela kimi insanların uyku düzeni tamamen tersine döndü, iştahım nasıl değişiyor, ne zamanlar ne tetiklediğinde iştahım artıyor, ne olduğunda kendimi nasıl hissettiğimde iştahım tamamen kapanıyor, ne gibi şeyler beni en çok kızdırıyor, kızgınlığımı ve öfkemi daha çok neler tetikliyor, günün hangi saatinde kendimi daha gergin hissediyorum, günün hangi saatinde daha sakinim, daha iyiyim? Kendimize bakmak kendimizi dinlemek, kendimizi tanımak olabildiğince bu bana ne oluyor, içimde ne oluyor, aklımda ne oluyor dışında ne oluyor sorularını sormaya devam etmek ve bunu sormayı yaşamsal günlük alışkanlık haline getirmek en az bunun kadar bana ne iyi geliyor sorusunu sormaya devam etmek de çok koruyucu önceliyi bir şey, öz bakımın en önemli parçalarından biri, bana ne iyi geliyor sorusu bize kaynaklarımızı gösterir kaynak dediğimiz şey, bize iyi gelen her şey bizim kaynağımızdır, kızdığımda nasıl sakinleşiyorum, sakinleşmeme neler yardımcı oluyor, kendimi çok üzgün, çok yalnız, çok çaresiz, çok umutsuz hissettiğimde bana ne iyi geliyor benim ne umudumu yeniden yeşertiyor, enerjimi nasıl yükseltiyorum kiminle olmak bana iyi geliyor, neyle uğraşmak bana iyi geliyor, ne yüzümü güldürüyor, bunların cevabı herkes için her zaman değişebilir, hatta aynı kişi için farklı zamanlarda da değişebilir ama önemli olan o yelpazede neler olduğu, bir anlamda hazine sandığımız diyebiliriz, alet çantamız diyebiliriz, o baş etme ve kaynak repartuarımızı ne kadar çeşitlendirilebilirsek, ne kadar zenginleştirilebilirsek …kendimizi tanımak ve iyi bakmak kendimizi tanımak adına o ölçüde çeşitli aracımız olur ve bu da koruyucu, önleyici, destekleyici nitelikte olur. Kendimizi tanımanın, kendimize bakmanın birinci önemli ayağı burası..
İkinci önemli ayağı ise birbirimize dönmek. Birbirimize dönmek de aslında daha çok ilişkisel kaynaklarımız. Kültürel olarak bu açıdan şanslıyız. Çünkü bizde arkadaşlık komşuluk ilişkileri hala çok canlıdır ve destekleyicidir. İlişkilere dönmek gerekiyor. Hele ki böylesi zorlayıcı dönemlerde geçmişte de yaşadık, her hangi bir patlamanın hemen ardından o toplumsal travmanın ardından yaşanan tedirginlik, pandemi süreci böyle dönemlerde hangi bir sözümüzü vardır ya insan insanın ağusunu alır, derler, gerçekten insan teması, insan sesi, göz göze daha çok bakmak, birbirimizin halini hatırını daha çok sormak, birbirimizi daha çok arayıp sormak, bütün bunlar o insan teması ve birbirimize dönmek anlamına gelir, özellikle bir kitap da önerebilirim, Köy Etkisi’ (‘Village Effect) Susan Pinker’in kitabı.

“SAMİMİ, KARŞILIKLI PAYLAŞIMA DAYANAN YAKIN İLİŞKİLER İNSAN ÖMRÜNÜ UZATIYOR”

Köy Etkisi kitabında yakın ilişkilerin, gerçek, samimi, karşılıklı paylaşıma dayanan yakın ilişkilerin insan ortalama ömrünü nasıl uzattığı, insanın yaşam kalitesini nasıl arttırdığını, insanın bağışıklı sistemini nasıl güçlendirdiğini ve hatta bu sebeple hastalıklara karşı da nasıl koruyucu önleyici olduğun anlatır. Psikolojik sağlığımız ve sağlamlığımız açısından çok değerli bir kaynaktır. Burada söz edilen insan etkileşimi sosyal medyadaki birbirimizle etkileşimimiz değil, yayınladığımız şeyi kaç insanın beğendiği, paylaştığı değil, gerçek anlamda insan paylaşımı, yani canınız sıkkın olduğunda gerçek aradığınız ve kahve içtiğiniz kimler var, modunuz çok düşük olduğunda buluşmanın size iyi geldiği ve birlikte gülüp kahkaha attığınız kim var, yanında öylece dakikalarca, saatlerde sessizce oturabildiğiniz yanında kıvrılıp uyuyabildiğiniz kimler var, kek yaptınız kimlerle, hangi komşunuzla paylaşırsınız , iyi günde kötü günde kimi ararsınız, neyi kiminle kutlarsınız, acınızı kiminle paylaşırsınız, evinizi iş yerinizi taşırken gelip kitaplarınızı kolilemeye kimler yardım eder, bunların her biri hayatımızı zenginleştiren insan kaynaklarıdır ve birbirimize dönmenin şifası derken de o insan ilişkilerinden aldığımız güç ve destek kaynağını kast ederiz.
Bu arkadaşlık ilişkileri de olabilir aile ilişkileri de olabilir. Kimine çocuğuyla yeğeniyle geçirdiği vakit çok iyi gelir, kimine evcil hayvanıyla geçirdiği vakit çok iyi gelir, kimine komşusuyla içtiği kahve, kimine sevgilisiyle çıktığı tatil kiminin eşiyle ailesiyle annesiyle dertleşmesi, herkes için değişebilir ama insan teması ve yakın ilişkiler her zaman çok koruyucu, destekleyici, en zenginleştirici kaynaklarımızdan biri olarak tanımlanabilir.

DOĞAYA DÖNMENİN ÖNEMİ

Ve sac ayağının üçüncü ve son kısmında ise doğaya dönmek. Pandemi ile birlikte çokça gördük, paylaşıldı ve tartışıldı biliyorsunuz, İnsan doğadan çekilince doğanın nasıl hızla kendini onardığı, canlandığı, bunların görselleri paylaşıldı, kuş seslerini yeniden duymaya başladık. Kuş seslerini de yeniden duymaya başladığımızda o sessizlik içinde kuş seslerinin, tabiat seslerinin ne kadar şifalandırıcı bize iyi gelen bir şey olduğunu fark ettik, temiz hava almanın ne kadar değerli olduğunu fark edebildik. Bütün şu anda kadim bilgelikler ve öğretilerde doğaya dönüşü vurguluyor. Tıp doktorlarının yeni keşfettiği şeyler de çıplak ayakla toprağa basmak, çıplak ayakla ve elle bir ağaca dokunmak, ağacı hissetmek, deniz havasını solumak oradaki iyotu almak, deniz ve ormanın olduğu yerde olabildiğince vakit geçirmek ve oksijen almanın bütün hücre yenilenmesi ve sağlığımız için ne kadar destekleyici,iyileştirici ve ondan önce koruyucu, önleyici olduğuna dair dolasıyla doğaya dönmek de en önemli kaynaklarımızdan biri. Daha çok denize bakmak, daha çok gök yüzüne bakmak, kimisi için gidip kuş seslerini dinlemek olur, kimisi için yüzmek olabilir, kimisi öylece dakikalarca saatlerce yağmur altında yürümek olabilir, toprakla uğraşmak böyle bir dönemde mesela arttı, küçük minik tarım uygulamaları, şehir içi yaşamda tarım uygulamaları kolektif yaşamlar arttı, paylaşım arttı mesela, evde yapmak, evde üretmek ve birbiriyle paylaşmak unu hem doğayı korumak ve doğaya dönmek üzerinden değerlendirebiliriz, hem birbirine dönmek, insan teması, dayanışma üzerinden temellendirebiliriz. Yani özünde kendimize iyi bakmak ve birbirimize iyi bakmak zorundayız bu dönemde, hep birlikte çıkabileceğiz çünkü bu dönemden ancak ve ancak, kendimizi koruyarak, kendimize iyi bakarak ve en az o kadar da birbirimize iyi bakarak ve birbirimizi koruyarak.

Gökhan Biçici: Gayet anlamı kapanış cümleleri oldu, çok kıymetli bir program olduğunu düşünüyorum, yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ederim.

Programın tek parça halini izlemek isterseniz


SERAP ALTEKİN KİMDİR?

Lisans, Yüksek Lisans ve Doktorasını Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlayan Klinik Psikolog Doktor Serap Altekin, Türk Psikologlar Derneği’nin iki dönem İstanbul Şube Başkan Yardımcılığı, bir dönem de İstanbul Şube Başkanlığı görevini yaptı. Altekin, bu 10 yıllık süre zarfında TPD’nin travma, afet ve kriz biriminin koordinasyonunu yürüttü. Aynı zamanda Kadir Has Üniversitesi öğretim görevlisi de olan Serap Altekin, Travma ve Hayat Derneği kurucu genel başkanı.