Dünyada büyük bir değişim yaşanıyor. Neoliberalizme dayanan küreselleşme paradigması ve onun siyasi temelini oluşturan kimlik politikaları, bizzat bu sistemi yaratanlar tarafından tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor. Gümrük tariflerini iç pazarı koruyup güçlendirmek amacıyla güncelleyen ve ulusal pazarı destekleyen önlemler, yeniden şekillenen küresel düzende ülkelerin ekonomik egemenliklerini ve kendi kendine yeterliliklerini artırma çabalarının bir yansıması olarak öne çıkıyor. Bu dönüşüm, yıllardır serbest ticaretin ve sınırsız piyasa ekonomisinin savunuculuğunu yapan güçlerin bile iç üretim kapasitelerini koruma ve dış bağımlılığı azaltma yönünde adımlar attığını gösteriyor.
Ulusal pazarları koruyucu önlemler, yalnızca gümrük tarifleriyle sınırlı kalmıyor; ithalat kotaları, yerli üretimi teşvik eden sübvansiyonlar, anti-damping vergileri ve stratejik sektörlerde devlet müdahalesini artıran politikalarla da güçlendiriliyor. Örneğin, birçok ülke, kritik teknolojiler ve hammaddeler gibi ulusal güvenlik açısından önemli alanlarda dışa bağımlılığı en aza indirmek için yerel sanayiyi destekleme yoluna gidiyor. Bu süreçte, sağlık, gıda güvenliği ve çevresel standartlar gibi gerekçelerle “görünmez engeller” olarak bilinen tarife dışı önlemler de giderek yaygınlaşıyor.
Bu değişim, neoliberalizmin “herkes için kazan-kazan” iddiasının yerini, ulus-devletlerin kendi çıkarlarını önceleyen daha korumacı bir yaklaşıma bıraktığını ortaya koyuyor. Küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, pandemi ve jeopolitik gerilimler gibi faktörler, ülkeleri iç pazarı merkeze alan politikalar geliştirmeye yöneltirken, uluslararası ticarette yeni ittifakların ve rekabet dinamiklerinin oluşmasına da zemin hazırlıyor. Böylece, küreselleşmenin tek yönlü bir serbestleşme süreci olmaktan çıktığı, bunun yerine ulusal çıkarların ve bölgesel blokların ağırlık kazandığı bir döneme girildiği görülüyor.
Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasını izleyen süreçte gençlerin Türk bayrağını ve ulusal simge sembolleri baştacı yaparak, ulusalcı/milliyetçi sloganlarla sokağa çıkması, sadece yürütülen sürece bir tepki değil, aynı zamanda derin bir sınıfsal kaygı ve geleceksizlik duygusunun dışa vurumudur. Bu hareket, yalnızca mevcut iktidarın politikalarına karşı bir isyan değil, aynı zamanda neoliberalizmin açmazları ve kimlik politikalarının iflasıyla şekillenen bir boşluğun sonucudur. Çünkü İslamcılık başta olmak üzere kimlik politikalarına dayalı bu süreç, gençlere ne iktisadi anlamda bir gelecek sunuyor ne de aidiyet hissettikleri bir toplumsal düzen vaat ediyor. Onlar, işsizliğin, yoksulluğun ve fırsat eşitsizliğinin pençesinde, yalnızca kültürel bir kimlik dayatması değil, aynı zamanda ekonomik bir çaresizlik görüyorlar. Bu gerçeğin farkındalar ve tepkileri, sadece ideolojik bir duruş değil, hayatta kalma mücadelesinin bir yansıması.
Bu noktada, toplumsal muhalefetin gençlerin bu haklı öfkesini ve ulusal duyarlılığını anlaması, bunu sınıfsal bir bilinçle harmanlayarak somut bir programa dönüştürmesi elzemdir. Ulusalcılık, yalnızca bayrak ve semboller üzerinden değil, emek, üretim ve adalet ekseninde yeniden tanımlamalıdır. Gençlerin talepleri ve çıkışından güç alarak, “dışa bağımlı ekonomi yerine yerli sanayi, ithalat çılgınlığı yerine istihdam, kimlik bölünmesi yerine ulusal dayanışma” gibi ilkeleri daha güçlü savunacak bir siyasi hatta ihtiyaç var. Bu, sadece bir tepkiyi sahiplenmek değil, aynı zamanda o tepkiyi tarihsel bir momente taşıyarak toplumu dönüştürme fırsatıdır.