Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra Washington’a ani bir ziyaret yaparak ABD Dişişleri Bakanı Rubio ile görüştü. İlginç olanı ise ortak bir basın toplantısının yapılmamış olmasıydı. Uluslararası ilişkilerde muhatapların ortak basın toplantısı yapmamaları, ‘görüşülen konularda ortak bir uzlaşının sağlanamamış olması’ olarak değerlendirilir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Fidan’ın yapacağı ziyarete ilişkin yaptıkları açıklamada ;  "Türkiye-ABD ikili ilişkilerinde atılabilecek stratejik adımların ve önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek devlet başkanı düzeyindeki ziyaretlerin hazırlıklarının ele alınması öngörülmektedir," Ayrıca "başta savunma sanayi işbirliği olmak üzere ikili ilişkiler ile Rusya'nın Ukrayna'yı işgal girişimi, İsrail-Hamas savaşı ve Suriye'deki gelişmelerin yer alacağını" belirtmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki bu konularda esasa ilişkin bir uzlaşma sağlanabilmiş değil. Çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tammy Bruce, görüşmeye dair yaptığı yazılı açıklamada, "Dışişleri Bakan Rubio, Türkiye'de son dönemdeki tutuklamalar ve protestolarla ilgili kaygılarını dile getirdiği" ve "karşılıklı ticarette son dönemde kaydedilen ilerlemelerin not edildiğini ve ileride daha büyük bir ekonomik ortaklığın teşvik ediliğini" belirtti. İki açıklamanın birbirinden çok farklı olması, Ankara-Washington arasında stratejik konularda istenilen uzlaşının sağlanamadığını gösteriyor. Washington-Ankara arasındaki ilişkilerin geleceğinin, Trump-Erdoğan arasında  yapılması beklenilen görüşmede netleştirileceği anlaşılıyor.

 Washington, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına çok temkinli

Fidan’ın Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve ülke genelini kapsayan ve ciddi bir toplumsal tepkiye dönüşen eylemlerin devam ettiği bir zamanda Washington’u ziyaret etmesi, hiç şüphesiz ki dikkat çekici olmuştur.

İmamoğlu’nun tutuklanmasına ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığının ilk açıklaması, "ülkelerin iç işlerine karışmıyoruz" oldu. Bu açıklamanın temel nedeni gelişmelere ilgisiz kalmaları değil, tersten süreci olumsuz yönde etkilememe kaygısı olduğu belirtildi. İkinci gün, "İnsan Hakları konusu olarak ele alıyor ve dikkatle takip ediyoruz" açıklaması geldi. Daha sonra, İmamoğlu’nun tutuklanmasını ve protesto eylemlerine yönelik uyarılarının düzeyinin arttığı görüldü. Trump yönetimi küresel sermayenin Türkiye’deki esas ortakları olan TÜSİAD dahil toplumun bütün kesimlerine yönelik uygulanan baskıların İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla bir üst boyuta çıktığını ve buna karşı oluşan toplumsal tepkinin ne gibi siyasal sonuçlara yol açabileceğini görüyor ve hesaplıyor. Ancak bugünkü koşullarda Ankara ile çatışma yaratabilecek  açıklamalardan uzak duruyor.  Bunun birinci nedeni bölgede izlediği politikalar nedeniyle sıkışan Ankara üzerinde politik-diplomatik baskıyı arttırıp istediğini kabul ettirmek. İkinci nedeni ise ABD’nin gelecekte cumhurbaşkanı olma potansiyeli taşıyan İmamoğlu’nun dış politikada ve özellikle bölgesel ilişkilerde ne gibi bir strateji izleyebileceğine  dair belirsizliktir.

Washington, Ankara’nın Türkiye’nin iç politikasındaki gelişmeler nedeniyle ortaya çıkan krizi doğru yöneteceği konusunda ciddi kuşkular taşıyor. Bu nedenle Washington’un iktidarın Ekrem İmamoğlu’na yönelik  izlediği politikaya doğrudan onay vereceğini ve destekleyeceğini düşünmüyorum. Ayrıca Brüksel merkezli AB bürokrasisinin de İmamoğlu konusunda Washington ile birlikte hareket etme olasılığı dikkate alındığında, Ankara’nın işinin çok daha zor olacağı açıktır.

Hakan Fidan’ın ani Washington ziyaretinin bölgesel gelişmelerle bağı var mı ?

Hakan Fidan’ın ABD'ye yapmış olduğu ani ziyaret, Türkiye'nin özellikle bölgesel politikalarının geleceği bakımından önemli mesajlar içerdiğini söyleyebiliriz. Ankara bundan sonra yönünü nasıl belirleyecek, nasıl bir strateji izleyecek,  bölgesel denklem içinde kendisine nasıl bir rol biçecek?

Ani ziyaretin arka planında bu sorunların olduğunu söyleyebiliriz. Yani Ankara’nın  ABD’nin bölgesel stratejisine yeniden uyum sağlama arayışı içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bugüne kadar Rusya-Çin-İran ile Washington-Brüksel arasında kurmaya çalıştığı ve kendisi açısından nispeten başarılı olduğu denge politikasını terk etmeye başladığını söyleyebiliriz. Ankara’daki yöneticiler, Türkiye'nin bölgede etkin bir güç olmak için oluşturduğu stratejinin sınırlarının buraya kadar olduğunu, bundan sonra böyle bir stratejide ısrar etmenin çok ciddi olumsuz sonuçlar yaratabileceğini görmeye başladılar. Böylelikle Trump'ın Ortadoğu politikalarına uyum sağlama konusundan hızlı bir manevra yapılacağını söyleyebiliriz.

Birincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Filistin stratejisini  Hamas üzerinde kurdu. Hamas’a  politik, diplomatik, ekonomik ve hatta askeri olarak dolaylı bir destek verildi. 6-7 Ekim  2023 tarihinde Hamas'ın İsrail'e yönelik yaptığı saldırıdan sonra, Tel Aviv, Gazze'ye yönelik korkunç bir saldırı başlattı. 60 binden fazla insan yaşamını yitirdi. Gazze adeta yerle bir edildi. Bu saldırılara karşı uluslararası toplumda açık bir tutum aldı. Ankara, oluşan tepkilerden farklı olarak Hamas'ı Kuvayi Milliye olarak değerlendirdi. Verilen bu üst düzeydeki destek ne Gazze’nin işgalini engelleyebildi ne de Hamas'ın askeri ve politik olarak yenilmesini durdurdu. Gelinen aşamada Türkiye, bugüne kadar izlediği Ortadoğu politikasından kaçınılmaz ve zorunlu olarak bir değişikliğe gidecek ve İsrail ile yeniden barışmanın yollarını arayacak. Bu zorunlu değişim sadece Tel Aviv ile ‘barışması’ değil aynı zamanda İsrail’in bölgesel politikalarını kabul edilmesi anlamına gelecektir.

İkincisi, Ankara, Suriye'de Esad rejiminin yıkılması ve HTŞ'nin uluslararası güçler tarafında Şam'da konumlandırılması ile ortaya çıkan yeni durumda kendisine çok önemli bir misyon biçti. Adeta rejim değişiklikleri organize edenin, yönetenin Ankara'nın olduğuna dair yüksek düzeyde propaganda yapıldı. Ancak gerçeğin böyle olmadığı ve olmayacağı kısa bir süre içinde ortaya çıktı. 

Şam'a yerleştirilen ve ve halen uluslararası güçler tarafında terörist listesinden çıkartılmamış olan Ahmet El Şara (Colani) Ankara ile zorunlu bir ilişki kurmasına rağmen yönünü Arap dünyasına çevirdi. Aynı şekilde uluslararası güçlerin Şam'da nasıl bir rejim istediklerini de anladı ve buna uygun hamleler yapmak zorunda kalacak. Suriye'de etkin olabilecek birinci derecedeki güç İsrail, ikinci derecede Katar ve Suudi Arabistan'dır  

Ankara'nın Suriye politikasının merkezinde, Kürtlerin hayata geçirdiği politik-toplumsal statüsünü engellemek ve özellikle de SDG’nin elinde bulundurduğu devasa askeri gücü tasfiye ettirmek olduğu çok net olarak anlaşılıyor. ABD Merkezi Uluslararası Koalisyon güçleri ve İsrail ise SDG’nin Suriye'de etkin ve kalıcı bir güç olarak Şam'da iktidar ortağı olmaları konusunda bir strateji belirlediler. Colani’nin de bunu kabul ettiği anlaşılıyor.

Ankara,  Esad rejiminin bir devamı niteliğinde olan üniter devlet yapısını Colani'ye dayatmasına rağmen bu talebin karşılık bulmayacağı  artık netleşmiş bulunuyor. İsrail'in savunduğu federatif ya da ademin merkeziyetçi bir Suriye’nin kabul gördüğü anlaşılıyor.

BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye merkezli oturumunda ABD çok açık bir şekilde; "Colani’nin ilan ettiği yeni anayasal bildiriyi reddetti, yabancı savaşçıların liderlikten uzaklaştırılmasını talep etti ve Batı Suriye’deki vahşetlerden Şam’ı sorumlu tuttu." ABD temsilcisinin söylediği bu hususlar Türkiye'nin Suriye politikasının başarısız kalacağının en açık göstergesidir. Washington yönetimi, Suriye’nin,  İsrail'in istediğine uygun olarak dizayn edileceğini Hakan Fidan'a çok net olarak iletti.

Üçüncüsü,  Türkiye, asker sayısı bakımından NATO’nun ikinci askeri gücü olarak bilinir. Ankara bölgesel bir güç olmakla birlikte, dördüncü ve beşinci nesil savaş teknolojisi bakımından geride kalmaya başladığı görülüyor. Bu durum doğal olarak Ankara’yı tedirgin etmeye başladı. İHA ve SİHA’ların üretimi ve kullanımı bakımından Ankara önemli bir gelişme kaydetmesine rağmen özellikle savaş uçakları bakımından geride kaldığı söylenebilir. İsrail’in hava gücü bakımından bölgede önemli bir üstünlük sağladığı son bir yıl içerisinde görülmeye başlandı. Yunanistan’ın da F-35 uçaklarını yakın zamanda teslim almaya başlayacağı ve Fransa’da 4.nesil Rafale uçaklarını teslim almış olması, Ankara için bir dezavantaj oluşturuyor. Ayrıca ABD, Yunanistan’ın Dedeağaç bölgesine son derece modern yeni nesil binlerce tank, top gibi kara savaş aracı konuşlandırdı. Bu silahların ezici bir çoğunluğu Yunanistan’a bırakılacak. Bu gelişmeleri dikkate alan iktidar, bir daha gündeme gelmemek üzere S-400’lerden vazgeçip F-35’leri satın almak ve F-16’ları hızla modernize etmek istiyor. Trump yönetiminde bu yönde bir yumuşama olacağına dair ilk işaretler verilmeye başlandı. Ancak F-35’ler için Kongre kararı gibi başka şartların olduğu biliniyor. Trump-Erdoğan görüşmesi bu sorunların çözümünde etkili olabilir.

Dördüncüsü, 27 Şubat 2024 tarihinde, Öcalan’ın ‘PKK’nin silah bırakması ve kendisini feshetmesi gerektiğine yönelik açıklamasının PKK Yönetimi tarafından zaman geçirilmeden kabul görmesi, Washington’dan açık destek geldi. Dışişleri sözcüsü "Türkiyeli dostlarımızın Kuzeydoğu Suriye’de olası gelecek bir tehlike karşısında bir nebze rahatladığını" belirtti. Washington, PKK’nin silah bırakması ve kendini feshi konusunda gerekli adımların atılabilmesi için güvenlik koşullarının oluşturulmasına dair görüşlerini Dışişleri Bakanına aktardığı belirtiliyor. PKK, silah bıraktığı andan itibaren Türkiye için bir ‘askeri tehlike’ olmaktan çıkacaktır. Bu nedenle hem Suriye’de hem de Irak’ta askeri güç bulundurmasının gerekçesi de ortadan kalkacaktır. ABD’nin önümüzdeki süreçte bu sorunla çok daha fazla ilgileneceğini söylemek yanlış olmaz.  

İran ve Ukrayna’daki olası gelişmeler Türkiye’nin bölgesel politikalarından nasıl bir değişikliğe yol açar? Bu iki önemli konuda ABD’nin Ankara’da ne gibi beklentileri var? Bunları bir başka yazının konusu olarak ele alacağız. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ani Washington ziyaretinde istenilen sonuçlar çıkmadı. Politik gerginlik devam edecek gibi görünüyor.